Mesnevî’nin ikinci cildinde “Bir bahçıvanın sûfî, fakîh ve seyyid’i birbirine düşürüp ayırması” başlığı ile verilen ibret verici hikaye ...
Bu hikaye bizi anlatıyor

(Yaşamak sanat, birlikte yaşamak büyük

sanattır. ) (Muhammed Said)

 

Hz. Mevlânâ’ya göre bir toplumun birlik ve beraberlik içinde

devam edebilmesi için bazı hususların dikkate alınması

gerekir. Bunların en önemlilerinden biri, insanların ara

bozucu kişilere aldanmamasıdır. Mesnevî’nin ikinci cildinde

Bir bahçıvanın sûfî, fakîh ve seyyid’i birbirine düşürüp

ayırması” başlığı ile verilen ibret verici hikaye şöyle:

 

“Bir bahçıvan bağa bakınca, bağında hırsızlar gibi üç kişi

gördü. Bunlardan biri fakîh, yani din adamı, hoca; biri seyyid

yani Hz. Peygamber’in neslinden; biri de sûfî, yani derviş idi.

Bunların her üçü de vefâ bilmez, hak-hukuk tanımaz kişilerdi.

Bahçıvan kendi kendine dedi ki: “Bunlara karşı söyleyeceğim

nice sözler, reddedilmez yüzlerce delillerim var. Var ama,

onlar üç kişi bir topluluk; topluluk ise güçtür, kuvvettir,

rahmettir. Tek başıma üç kişi ile uğraşamam. Bu yüzden onları

birbirinden ayırmam gerek. Onların her birini bir tarafa

atayım, yalnız kalınca da onların birer birer hakkından

geleyim.”

 

Hileye başvurdu. Sûfîyi arkadaşlarının gözünden düşürmek

için onu yola çıkardı. Sûfîye dedi ki: “Haydi eve git de, bu

arkadaşlar için bir kilim getir!” Sûfî gitti. Bahçıvan iki dost ile

yalnız kaldı. Fakîhe: “Sen tekinsin; din hususunda bilgin bir

kişisin. Bu arkadaşın da ünlü bir seyyid, yani Peygamber

neslinden gelen bir kişidir. Biz senin fetvanla ekmek yiyoruz,

senin bilgi kanadınla uçuyoruz. Bu da bizim sultanımızın

şehzadesidir. Yani büyük Peygamberimiz soyundan gelmiş bir

seyyiddir. Onun bunun sırtından geçinen bu pis boğazsûfî de

kim oluyor ki, sizin gibi padişahlarla oturup kalksın? Gelince

onu yanınızdan uzaklaştırın; savın gitsin. Siz de tam bir hafta

benim bahçemde, bağımda misafirim olun kalın. Ey benim sağ

gözüm olan fakîh ve seyyid; bağ ve bahçe de nedir ki; benim

canım sizindir.” İçlerine bir şüphe düşürdü, onları kandırdı.

Halbuki arkadaşlardan ayrılmak yakışmaz. Sûfî gelince onu

yanlarından uzaklaştırdılar. O da kalkıp gitti. Bahçıvan da

eline kocaman bir sopa alarak arkasından koştu. Ona yetişince:

“Bu ne biçim sufîlik? Bu nasıl dervişlik? Dedi. Fırsat bulunca

hırsızlık için onun bunun bağına giriyorsun! Bu hırsızlık

yolunu sana Cüneyd mi gösterdi, yoksa Bâyezid mi? Bu yol

sana hangi şeyhten, hangi pîrden ulaştı?” Sûfîyi yalnız

bulduğu için onu iyice dövdü. Yarı ölmüş bir hale getirdi,

kafasını da yardı. Sûfî; “Bana olacak oldu, benim nöbetim

geçti, ama, ey arkadaşlar, sizin de başınıza neler geleceğini

düşünün, kendi nöbetinize hazırlanın. Siz beni yabancı bildiniz

ama, bu kalpazandan da yabancı değilim. Bunu da bilin.

Benim yediğim dayağı siz de yiyeceksiniz. Böyle bir şerbet,

her alçak kimsenin cezasıdır.”

 

Bahçıvan, sûfîyi dövüp ondan ayrıldıktan sonra, yine o çeşit

bir bahane buldu. “Ey seyyid!” dedi. “Sen de eve git; öğle

yemeği için yufka ekmeği pişirtmiştim. Evin kapısında

Kaymaz’a söyle, o pişmiş yufka ekmeği ile, pişmiş kazı

getirsin. Seyyid’i yollayınca hocaya dedi ki: “Ey keskin

görüşlü kişi! Sen fakihsin, senin fakih olduğunu herkes

görüyor, biliyor. Bu apaçık meydanda. Arkadaşın ise

seyyid’lik taslıyor. Hz. Peygamber’in neslinden gelen

seyyidim diye bir iddiada bulunuyor. Halbuki onun atasının ne

yapmış olduğunu, ne iş işlediğini kim bilir? Onu doğuran

kadına ve onun işine güvenmeyin; noksan akıllı bir varlığa

nasıl güvenilir? Zamanımızda nice ahmaklar kendilerini Hz.

Ali soyundan, Peygamber neslinden göstermektedirler.” O

zâlim bahçıvan bir takım boş sözler söyledi. O fakîh de onları

dinledi. Sonra bahçıvan kalktı, seyyid’in arkasından eve doğru

gitti. Seyyidin yanına varınca; “Ey eşek!” dedi. “Seni bu bağa

kim çağırdı? Sana hırsızlık Peygamber’den mi miras kaldı?

Aslan’ın yavrusu aslana benzer. Söyle bakalım sen

Peygamber’e ne yüzden benziyorsun?” O alçak bahçıvan

doğru yoldan çıkmış olduğu için, Haricîler’in Peygamber

evladına yaptıkları eza ve cefayı ona; o seyyide yaptı. Seyyid,

bahçıvanın dayağından perişan, harap bir hale gelince, fakîhi

hayalinden geçirerek dedi ki: “Ben sıçradım sudan çıktım, ben

nöbetimi savdım. Sen şimdi yapayalnız kaldın, ayağını denk

al! Artık davul gibi karnına tokmak yiyedur. Ben seyyid

değilsem de, senin sohbetine layık bir arkadaş olamadımsa da,

senin için bu zalimden daha değersiz, daha aşağı değilim ya!”

Bahçıvan, seyyidi dövüp ondan kurtulunca geldi, fakîhi

buldu. Ona dedi ki: “Sen fakîh misin? Fakîhlik nerede, sen

 

nerede? Ey her aşağı kişiye ayıp kesilen, ar olan en günahkâr,

en kötü insanlar bile senden utanırlar. Ey eli kesilesi, bağa

girersin de izin var mı, müsaaden var mı demezsin; bu mu

senin fetvan? Böyle bir rûhsatı, izini İslam hukukuna ait

fetvaları ihtiva eden tanınmış kitaplardan Vasît’te mi okudun?

Yoksa Muhît’te mi var?

Fakîh: “Hakkın var, vur!” dedi.

“Vur ki, fırsat eline geçti. Dostlardan ayrılanın layıkı budur!”

Evet ne eksik ne fazla, İslam âleminin batı karşısındaki halini

resmeden bu hikaye bizim hikayemizdir. Mevlâ ders ve ibret

almayı nasip eylesin inşallah.

 

(Yeni çıkan “ Birlik Olma İdealimiz’ kitabmızdan.)

Editör: İsmail KAYA

Bu Habere Tepkiniz Nedir? Bu haber 2020-07-14 09:15 tarihinde yayınlandı. 2142 Defa okundu.