Parmak uçlarımız telefon ekranına dokunduğu kadar dokunamıyor sevdiklerimizin yüreğine. (Mehmet Arutay)
Arutay: Sanal Âlem

Yirminci yüzyılın başlarında yazılı basının ağırlığı görülürken yirminci yüzyılın ikinci yarısında egemenlik önce radyoya daha sonra da televizyona geçmiştir. Yirminci yüzyılda gazete, radyo ve televizyon gibi üç farklı haberleşme aracı olarak öne çıktığına göre bu yüzyılı ‘’iletişim çağı’’ olarak nitelendirmek mümkündür. Bunu yanında 1990’lardan sonra kullanılmaya başlanan internet öncelikle masa üstüne, sona dizimiz, daha sonra, cebimize sonra da bizim tüm duyu organlarımıza ve hayatımızın her alanına girmeye başladı. Hayatımızı ve dünyayı yeniden şekillendiren internet, yeni bir yaşamı da beraberinde getirdi. Olumlu yanları çok olmasına rağmen biz insanlar her zaman olduğu gibi kendi sonumuzu kendimiz getirdik internet ile beraber. Beynimizi, bedenimizi, gözlerimizi, sözlerimizi, özlerimizi, geleneklerimizi, göreneklerimizi, zamanımızı, hayata bakış açımızı, özgürlüğümüzü, dilimizi, dinimizi, giyim kuşamımızı, dostluğumuzu, akrabalığımızı, tarihimizi, coğrafyamızı, felsefemizi, edebiyatımızı, içten sevmelerimizi, en önemlisi insanı diğer insanlardan ayıran parmak uçlarımızı internet denen illete farkında olarak ya da farkına olmayarak feda ettik. İnterneti evcilleştiremedik; fakat o bizi canlı kanlı bir robot haline getirmeyi başardı. Bunu yaparken en büyük desteği bizden aldı diyebilirim. Şu anda internet insanın beş duyu organına (göz, kulak, burun, dil, deri) eklenerek vazgeçilmesi mümkün olmayan bir organa dönüştü. Bir insanın belki parmaklarını ellerinden ayırsanız da ellerinden telefonu alsanız aynı acıyı hissedecektir.

   Şimdi bütün kelimeler kir pas içinde, en kötüsü unuttuk birçok şeyi, köklerimizi, çocukluğumuzu, insanlığımızı. Korku saldık yeryüzüne internet denen hastalıkla. Kaç insan dolandırıldı, kaç insan tüm mahremiyetini kaybetti, kaç insan anne ve babasını bile tanıyamaz hale geldi, kaç insan bilgisayar ve telefon oyunlarıyla intihar etti… Her gün bir parçamızı bizden koparan internet çağında en son ne zaman yürekten bir merhaba demiştik hatırlayanınız var mı? Dijitalleşen dünya, dijitalleşen insan ve dijitalleşen hayatlar… Ezberinde şiir kalmamış kafalar, yüreği bomboş, sayıların önemsendiği; fakat saymayı bilmeyen nesiller türüyor yanı başımızda. Kas gücüne bağlı olmayan meslekler insan hayatına girmeye başladı. İnternetin fişini çekin bakalım insanın hafızasına dair bir şey kalıyor mu? Tüm bildiklerini, bilmediklerini, algısını bir ekranın içine hapseden insan nasıl yaşar? On bir sayıyla tanımlanıyorsa insanın yüzü, on bir sayı çevirerek iletişim kuruyorsa insan, gruplar kurup birbirinden uzak ve muhabbetsizse, aşklar, sevgiler, dostluklar, alışverişler, ruhlar, bedenler, kinler öfkeler, giyimler, kuşamlar sanal âleme düşmüşse, kiraya verdiği aklın kirası bile ödenmiyorsa birilerinin, tüm kelime köklerinin mahremi bozulmuşsa artık yolun sonundayız demektir. İnternetin hayal gücü yok; fakat insanı yaşatan, insanın kanını beynini, ruhunu harekete geçiren hayal gücüdür. Kendi yaptığı puta benziyor internet bağımlılığı. Muhayyilemizi kendi yaptığımız bir nesneye kaptırarak et ve kemik yığını haline gelmek tam bir trajedi. Ruhumuzun huzuru kalmadı artık, tadı kaçtı candan sevmelerin, artık kreşler ve huzurevleri hayat alanımız, balıklar bile özgür değil artık, kuşların kanadı kırık ve perişan, hayallerimiz, düşüncelerimiz dahi bize ait değil, güneş ısıtmıyor, yağmur ıslatmıyor tenimizi, gençliğimiz de kayıp gitti dokunmatik ekranların arasından. Artık yerle bir olalım yerle bir. Bu nasıl bir bağımlılıktır bilinmez. Sabahın ilk ışıklarıyla göz kapaklarımız birbirinden ayılır ayrılmaz elimiz sağa sola çarparak akıllı telefonu aramaya koyulur. Birçok insanda bu eylem bilinçsizce yapılıyormuş. Eyvah! Bilinç de elden giderse insanın sonumuzun ne olacağını düşünün. İstegram, facebook, twitter ve diğer ismine sosyal dediğimiz; fakat bizi sanallaştıran uygulamalar. Kaç kişi benim durumuma bakmış, kaç kişi ve kimden beğeni almışım, kaç kişi yorumlarda bulunmuş… Bunlarla zaman hızlı bir şekilde akarken birden uyanıyoruz. Ben neyim, kimim, evet kahvaltı, kahvaltı yapacaktım? Kahvaltı yapmam lazım, işe gitmem gerekiyor ve önce bize aitken sonra akış hızını başkasına devrettiğimiz zamana ve dünyaya dönüyoruz. Bir değirmen misali öğütüyor, unufak ediyor benliğimizi ve daha sonra savuruyor bizi bilinmezlere. Feleğimiz şaşıyor ne olduğumuzu bile bilmeden. Telefon ekranının alanı mı büyük yoksa bir mahpushanenin alanı mı? O zaman birçok insan küçük bir ekrana sığdırılırken çok az insan da belli bir alanda özgür bırakılmıştır. Yaptığımız iyiliği, kötülüğü, aşkımızı, ailemiz ile olan ilişkilerimizi, dostluklarımızı aklınıza gelebilecek veya gelemeyecek her şeyimizi bütün çıplaklığıyla utanmadan, sıkılmadan kurduğumuz grupta ve diğer sosyal medya hesaplarımızda paylaşabiliyoruz. Şöyle bir baktığımız zaman herkes filozof, herkes âlim, herkes hümanist, herkes yardımsever,herkes şair, herkes yazar, herkes dindar, herkes akademisyen, herkes entelektüel durum böyleyse bu kadar kötülüğü kim yapıyor ve dünyanın başında niye bu kadar felaket var ve doğanın dengesini kim bozdu? Oysa insanın kendisine ait hiçbir şeyi yok maalesef oradan, buradan indirip paylaşmalar ve yazışmalara değinecek olursak sormayın gitsin. ‘’nbr, kib, slm..’’ konuşma ve yazma yeteneği bile elinden alınmış garip bir yaratığa dönüşüyor insan. Üzüntüsünü, kederini, sevincini, öfkesini, kızgınlığını bile kelimelerle değil çeşitli sembollerle ifade edip kendisinden geriye hiçbir şey bırakmıyor. Elimi, parmaklarımı vereyim derken kendisini bir bütün kaptırıyor. Bir giriyor sanal âleme çıkışı başka oluyor. Parmak izlerini bile ele geçiriliyor. Yeniden şekillendirilmiş bir beden ve ruhla sanal âlemden dünya âlemine ‘mrb’ diyor. Bu anne ve babadan çocuğa bulaşıyor. Çocuk doğduğu andan itibaren dokunmatik ekranlarla, internetle bir kan bağı varmış gibi hiç yabancılık çekmeden alıp rahat rahat kullanabiliyor, bu durum yetişkinleri de şaşırtıyor. Oyunlar oynuyor ve bunu kimse öğretmiyor ona. Anne karnında annesinin ve babasının dokunmatik ekrana olan bağımlılığı direkt çocuğa geçiyor. Zamanla çocuk büyüyünce tüm kişisel özelliklerini çevresindeki insanlar ve hatta dünyanın öbür ucundaki insanlarla paylaşıyor. Elbiselerini, elbiselerin rengini, kitaplarını (tabiki varsa) bütün ruh hallerini, doğum günlerini, özel günlerini, özel olmayan zamanlarını, geçtiği ve kaldığı dersleri, okulda, evde, çarşıda, bir pikniğe giderken, bir alışveriş merkezinde zaman geçirirken, arkadaşlarıyla yaşadıklarını, yaşayamadıklarını, niçin barıştığını, niçin küstüğünü her şeyini sergiliyor. Annesinin ve babasının bilmediğini başkaları en ince ayrıntısına varıncaya kadar öğreniyor. Hemen hemen bütün insanların boyunlarına, ellerine, ayaklarına, zihinlerine, takılmış bir prangadır internet, sanal âlem. Bir insana ait her şeyin herkes tarafından bilinmesi demek hayatın hiçbir heyecanı ve gizi kalmamış demek değil midir?

   Sanal âlem, internet amacına uygun kullanılırsa insanın hayatı çok farklı bir hal alır. Elektrik faturamızı, doğalgaz faturamızı, telefon faturamızı, banka işlemlerimizi ve daha başka işlemlerimizin hepsini çok kısa bir sürede halledip geri kalan zamanı da kendimizi geliştirmeye verirsek daha makul olmaz mı? Çok farklı kitaplar okuyup, notlar tutsak, bilmediğimiz kelimelerin altını çizip sözlükten veya sözlük uygulamasını indirip internetten baksak daha iyi olmaz mı? Şu da bir gerçek ki interneti en çok kullananlar kendilerini en az geliştirenlerdir, bu amacının dışında kullanıldığının da göstergesidir.

   Biz bütün sırlarımızı, özelliklerimizi herkesle uluorta paylaşırsak itibarımız sarsılmaz mı? Tatsız tuzsuz, sönük, heyecansız, ruhsuz, soyut bir yeryüzü inşa ediliyor. İnsanlar kitap kokusundan, büyüsünden ve bilgisinden uzak, öğrenciler ve öğretmenler sınıf havasından, canlı kanlı eylemlerden ve ders anlatışlardan soyutlanacak, insanlar canlı kanlı bir robota dönüşmeye doğru yol alıyor maalesef. Ancak yaratıcı tanıyabiliyor yarattıklarını. İnsan her çağda kendilerini birilerini kölesi yapmayı huy edinmiş. Kâğıt kalemle buluşmayacak artık, insanlar para göremeyecek ceplerinde, öğrenciler öğretmenin öfkesini, sevgisini, fedakârlığını, samimiyetini, göremeyecek bu çok vahim bir vaka. Seven sevdiğinden uzaklaşınca hasret, özlem gurbet gibi insani duyguları yaşayamayacak çünkü her an kendisini hapsettiği ekrandan sevdiği kişinin veya kişilerin görüntüsüne ve sesine kolaylıkla ulaşabilecek. Zamanla dokunmayı bile unutacak kendisinin celladı olan insan. Canlı çiçekleri unutup uyduruk, kokudan ve ruhtan uzak; fakat görüntüsü güzel çiçekler dolduracak evin her kösesini ve sanal âlemi. Tüm güzelliklerle aramıza dijital ekran girecek. Müziği, şiiri. Tiyatroyu, sinemayı bütün güzel sanatlar tamamen soyutlanıp anlık bize yansıyacak çünkü hafızamızı çoktan kaybetmiş olacağız. Biz nasıl ki doğayı yok ettik, sanal âlem ve internet de bizim sonumuzu getirecek hem de farkında olmadan. İnternet hayatımıza girip bizi esir almadan öncesine baktığımızda doğa insana aitti, insan da doğaya. Kitap kokusu ve mucizesi insanların beyinlerine ve ruhlarına işlemiş, henüz parmak uçları ele geçirilmemiş, Mecnun Leyla’ya meftun, Leyla ise Mecnun’a tutkun, elma kokusuna ve tadına kadar elma, insan henüz bilinci kafasından alınmadığı için insanlığa ve hayata yön veren hem nitelik hem de nicelik bakımdan tarifi imkânsız eserler ortaya koydular. Yazdıkları eserlerin her cümlesinde her kelimesinde her hecesinde derin bir yaşanmışlık mevcuttu. Aile bağları henüz çözülmemiş en mahrem sırlar daha deşifre edilmemişti. Hayat tüm canlılığı ve doğasıyla yaşanabilir bir zemindeydi.

   Bundan sonraki hayatımızda kendi küllerimizden yeniden var olmamız gerekmez i artık?  İnterneti, bilgisayarı ve tüm teknolojik ürünleri sadece amacına uygun kullanıp geri kalan zamanımızı da üreterek, tartışarak, muhabbet ederek, birbirimizle yardımlaşarak özgür bir şekilde hayatın bize sunduğu imkânlardan faydalanıp tüm insanlığın yaşayabileceği bir dünya inşa etmemiz gerekmektedir. ‘’Zararın neresinden dönülürse kardır.’’ Anlayışıyla ziyan ettiğimiz zamanları da telafi ederek kendimize, topluma ve insanlığa faydalı bireyler olmak için tüm gücümüzle çalışmanın zamanı gelmiştir. Telefonla saatlerce konuşmayı, sosyal medyada bize ait olan veya olmayan her şeyi paylaşmayı bırakıp sanal âlemden dünya âlemine dönüp insan olarak yaratılmanın gereklerini yapmaya gayet etmenin zamanıdır.

   Parmaklarımızı bir çekebilsek şu dokunmatiklerden, araba olmadan da istediğimiz yere gidebilsek kalpten kalbe bir yol var çünkü, çocuk ekranda ne çizgiyi ne de filmi izlese. Masal anlatsa validem mesela. Bitkiyi toprağın merhametine bıraksak, zamanında açsa çiçekler ve her şey… belki bunlar bize ütopik geliyor şimdi yaşadığımız çağda, lakin şu da bir gerçek ki internet hayatımızı kolaylaştırmak için oluşturulmuşken biz hayatımızı mal edeceğiz. Çocukların ve gençlerin hafızalarını kurcaladığımız zaman kendi okul numaralarını bile akıllarında tutmakta güçlük çekiyorlar. Çünkü insanlar kolaya kaçmaya meyillidir. Okula giden birçok öğrenci çarpım tablosunu bile bilmiyor. İnsanlar birçok telefon numarasını hafızasına tutabiliyorken şimdi kendi telefon numaralarını bile çaldırarak veriyor. Hemen hemen bütün insanlarda unutkanlık buna bağlı olarak hafıza problemi ciddi bir rahatsızlık olarak kabul ediliyor. Kilo alan insanları, boyunlarının ve bellerinin ağrılarından şikâyetçi olanları, agresifleşenleri, yalnızlaşanları… Bu da bize insanın sonunun nereye gittiğini gözler önüne seriyor.

İnterneti, sanal âlemi ve bilgisayarı amacının dışında kesinlikle kullanmayıp kendi özümüze ve kendimize dönmek ümidiyle…

Mehmet ARUTAY

KÂHTA CENDERE MESLEKİ VE TEKNİK ANADOLU LİSESİ

TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI ÖĞRETMENİ

Editör: İsmail KAYA

Bu Habere Tepkiniz Nedir? Bu haber 2020-04-15 16:32 tarihinde yayınlandı. 2837 Defa okundu.