Köşe yazarımız Mehmet Arutay'ın kaleminden müthiş bir şiir yazısı. Şiire tabiri caiz ise can vermiş, dil vermiş..
Arutay'ın Kaleminden Şiir

Birçok tanımı var şiirin, tanımının çok olması da onun büyülü, mistik, sihirli, duygulandıran, hüzünlendiren, zamana ve mekâna sığmayan, an gelir savaşı bitiren, an gelir başı kestiren, an gelir Mecnun’a döndüren, an gelir Leyla’ya çeviren… Bir havasının olmasıdır.

   Bana göre şiir: ’’ Duyguların ve yaşanmışlığım kelimelerle ifadesidir.’’ Duygudan yoksun bir insanın şiir dünyasında yeri yoktur. Şiir gönül ipliğine kelimeleri ahenkli ve uyumlu bir şekilde dizmektir. Duygunun da yuvası gönüldür ve böyle bir muhitte yaşayan birinin dünyası ile böyle bir dünyadan yoksun olanın hayata ve insana bakış açısı asla bir olmayacaktır. Şiir dünyasında hissiniz kadar hisseniz vardır. Şunu da tecrübe ettim: Doğuştan şiire karşı ilgisi olan, şiirin büyülü dünyasında yaşayanlar ile hayatta duygudan nasibini almamış insanlarla aynı düşünmüyor ve birbirleriyle anlaşamıyorlar. Onlar kelimeleri olduğu gibi kullanıp sözcükleri sadece bir anlaşma aracı olarak görürken şairane bir halet-i ruhiyeye sahip olanlar için kullanılan kelimelerin mahiyeti, dizilişi ve kelimelerin söylenişi çok önem arz eder. Şiirsel bir duyguya sahip olanlar kelimeleri giydirir, yedirir, içirir tıpkı bir canlı varlık gibi bakar onlara. Sizce de kelimeler canlı değil midir?

   Çok mutlu bir şekilde gözlerinizi yeni bir güne açtınız, kahvaltınızı yaptıktan sonra giyindiniz ve dışarı çıkıp insanların arasına karıştınız, oturup bir arkadaş ortamında konuşanları sakin sakin dinlediniz, ayıp olmasın diye siz de birkaç kelam etme isteği duydunuz oradan patavatsızın biri size tokat bir karşılık verse ne yaparsınız? Tabiki moraliniz altüst olur ve bu da bize kelimelerin göründüğü gibi basit olmadığını aslında doğru, yerinde, estetik, kırıp dökmeden kullanıldığında bize şu kirlenmiş yeryüzünde cenneti yaşatır; fakat uygunsuz ve yersiz kullanıldığında ise kâinatı cehenneme çevirir.

   İşte şiir, kelimeleri ölçülü, yerinde, estetik, yoğun ve duygulu bir şekilde kullanma sanatı olduğuna göre duygu şiirin başkentidir diyebiliriz. Şiirin diğer bir olmazsa olmazı da ‘’yaşanmışlık’’ kavramıdır. Hayatta her istediğiniz yerine geliyorsa yaşadıklarınızı kelimelerle estetize etme uğraşına girmezsiniz.

Şöyle şiirle uğraşanların dünyasına baktığımızda çoğu ünlü ve kendisini kanıtlamış şairler hayatı yoğun ve çilelerle, yokluklarla, sürgünlerle, kayıplarla, fikir çilesiyle, evlat acısıyla, yârin vefasızlığıyla, vatan hasretiyle, gurbet kahrıyla geçirmiş ve yaşadıklarını şiirin efsunlu özelliğiyle hafifletmeye çalışmışlardır.

Şu da bir gerçek ki bir mısraya bir ömür vermişlerdir.Eğer yazdıklarınız yaşadıklarınızı yansıtmıyorsa etkili ve kalıcı olmanız mümkün olmayacaktır. Elli elli beş yaşlarına geldiniz, öncesinde şiirle ilgili hiçbir geçmişiniz yok, sırf okunsun diye iki sahte duygu ve iki uyduruk kelimeyi bir araya getirdiniz ve ben yaptım olduya getirerek yazdığını şiiri okuyucunun gözüne gözüne sokup olu orta yerde okumak şiire hakarettir ve gösterişten başka bir şey değildir. Hepimiz biliyoruz ki ünlü Şair Sezai Karakoç ‘’Mona Roza’’ şiirini herkesten gözlemiş; lakin bir şekilde ortaya çıkmıştır. Yani eğer şiiriniz çok iyi ise siz istemeseniz dahi bir şekilde ortaya çıkar. Şimdi hemen hemen tüm şiir severler tarafından çok sevilen hala çok okunan bir şiirdir ki şair bunun reklamını hiç yapmamıştır. Şiirin bir muhiti, bir çevresi, bir ağırlığı, bir sırrı, bir tarzı vardır. Şiir gizlendikçe değer taşır. Malumunuz Yahya Kemal’in şiirleri ancak öldükten sonra kitap halinde basılması değerine değer katmıştır.

 Hala eski şiirin okunup, yazanların da eski şiirden ilham almasının temel nedeni o dönemdeki şairlerin şiire son derece saygı göstermesi ve şiirin değerini düşürmemesidir. Ünlü filozoflardan Platon şiire  ‘’kanatlı söz, büyülü söz’’ demiştir. Evet, kanatlıdır çünkü sizi istemediğiniz yerden alıp istediğiniz yere götürür, büyülüdür çünkü okunduğu zaman sizi sizden alır, sizi yepyeni bir siz yapar.

   Şiirin gizemli dünyasında gezinirken Maksim Gorki’nin şiire bakışı beni çok etkiledi. Ona göre ‘’Bilim aklın şiiridir, sanat yüreğin şiiridir, din ise insanlığın yarattığı en büyük şiirdir.’’ Söyleminden hareketle mevcut güzel olan her şeyin şiirden ibaret olduğunu ifade eder.

   Yaratıcının kutsalındaki ayetleri incelediğimizde ayetlerde olağanüstü bir şiir dili kullanıldığına tanık olursunuz.

1- Kul huvallâhu ehad.

2- Allâhu’s-samed.

3- Lem yelid ve lem yûled.

4- Ve lem yekûn lehû küfüvün ahad.

Bir örnek olarak İhlas Suresi’ ne dikkat ettiğimizde ‘’ahad, samed,yûled,ahad’’ kelimelerindeki ‘’d’’ sesleri yarım kafiyedir. Kutsalın şiirsel bir üslupla yazılması da bize gösteriyor ki şiir ciddi ve derinliği olan bir sanattır. Yaratıcı dahi yarattıklarına sıradan, basit kelimelerle değil, şiirsel ve duygusal bir şekilde uyarmayı uygun bulmuş ve gereksiz hiçbir kavramı kullanmamıştır.

   Belki de eski şairlerle aynı kavramları kullanıyoruz; fakat kullandığımız kelimelerin yaşantımızla bir ilgisi olmadığı için okuyucu bu uyumsuzluğun farkına hemen varıyor ve kalıcı ve etkili olamıyoruz.

   Nazım Hikmet’in şiirlerini incelediğimizde hemen hemen mısraların her kelimesine canını doğramıştır. ‘’Ben Bir Ceviz Ağacıyım’’ adlı eseri bunlardan sadece biridir. Necip Fazıl’ın ‘’Kaldırımlar’’ şiiri yine şairin yaşantısından damıtılıp gönül ipliğine dizilmiştir.

   Kelimeler kumaşa benzer. O kumaştan her biri farklı bir model çıkarır. Kimi o kumaştan muhteşem bir model çıkarırken, kimi de o kumaşı bozar ve kullanılmaz hale getirir. Tabiki o kumaştan yaptığınız elbiseyi önce sizin giyip aşındırmanız lazım ve o kumaşa duygunuzu ve yaşanmışlığınızı da katarak anlamlı hale getirmeniz gerekir. İstiklal Marşımız bile bir şiirden ibarettir. Bir ülkenin bağımsızlığının simgesi olan marş bir şiirse, şiirin hayatımızdaki yerini siz tahmin edin. İstiklal Marşı’nda yazılanlar bir halkın yaşanmışlığının ve duygusunun ete kemiğe bürünmüş halidir.

   Sonuç olarak şiir, bazen giydiklerimiz, bazen içtiklerimiz, bazen bakabildiklerimiz, bazen bakamadıklarımız, bazen bir çocuğun gülümsemesi, bazen bir ağacın çiçek açması, bazen bir bebeğin ağlaması, bir annenin gözyaşları, bir babanın öfkesi, bir garibin yırtık elbisesi, bir zenginin para kesesi, bir kahvenin kırk yıllık hatırı, bir çayın sırdaşlığı, bir insanın kendi özünde kendini araması, bir güvercinin havalanması, bir balığın yüzmesi, bir fukaranın ölmesi, bazen yârin cefası, bazen gelmeye sefası…

    Ne derseniz deyin yeter ki şiirin ruhuna uygun hareket edin ve ona saygı gösterin. Naçizane kendi yazdığım şiirden birkaç mısra ile yazımı noktalamak istiyorum. Şiirle kalın…

GÖZLERİN

                 GÖZLERİN KAÇ ŞİİRE BAŞLIK OLDU BİLMEM,

                 GÖZLERİN,

                 HALLAC’IN DERİSİNİ YÜZDÜREN KESKİN BIÇAK,

GÖZLERİN,

                 KİMİ ZAMAN GÜL-İ RANA KİMİ ZAMAN İDAM SEHPASI,

GÖZLERİN,

                 SUSKUNLUĞUN SAYFALAR DOLU TARİFİ,

GÖZLERİN,

                 EYUP’UN SABRI, MERYEM’İN İFFETİ,

GÖZLERİN,

                 PAPATYANIN ‘’SEVİYOR’’ ZAFERİ,

GÖZLERİN,

                 KALBİNİN PENCERESİ, YÜREĞİNİN DERİN SESİ,

GÖZLERİN,

                 MUSA’NIN ASASI, İBRAHİM’İN KESKİN BALTASI,

GÖZLERİN,

                 YOKSULUN KANAYAN YARASI, İKİ GÜLÜN ARASI…

Editör: İsmail KAYA

Bu Habere Tepkiniz Nedir? Bu haber 2019-11-26 12:25 tarihinde yayınlandı. 576 Defa okundu.