Yazarımız Mustafa Kayahan'dan yerel bir öykü: 1960 ve 1970'li yılların Kâhta'sında meşhur bir tavuk hırsızı vardır. Nemrut'un Güneybatısında ikamet eden cümle ahali onu Kırto namıyla tanır.
Yerel Bir Öykü: Lêxe Kekê Lêxe, Dîkê Sore

1960 ve 1970'li yılların Kâhta'sında meşhur bir tavuk hırsızı vardır. Nemrut'un Güneybatısında ikamet eden cümle ahali onu Kırto namıyla tanır. Kimse asıl adını bilmez; kendisinin bile asıl adını bilmediği rivayetleri var ise de bu, hasutların uydurduğu kuyruklu bir yalandır,  

Fitne-fesat tayfası, Kırto’nun araklama yani hırsızlık zanaatını para-pul için icra ettiğini bizzat emmisinden, dayısından, hatta ninesinden duyduğunu söyleme yüzsüzlüğünde de bulunurlar. Lakin bu iddia da kuyruklu bir yalandır.

Ayrıca, fesat ve hasut tayfasının Kırto lakaplı şahsa “hırsız” demden önce onun fikri içtimaiye ve ilmi iktisadiye konusundaki nazariyesini (teorisini) çok iyi bilmeleri gerekir.

Zatı muhteremin(!) nazariyesine göre, Kâhta’nın güneşinden ve ayazından nasiplenen her tavuk veya her horoz Nemrut denen o çakma ilahla antropolojik (köken itibariyle) bağı olan cümle beşerin ortak malıdır. Gelin görün ki bazı tamahkârlar çıkıp, “Ayaz mayaz tanımam, kimseye ne tavuğumu ne de horozumu yediririm!” diyebilmektedir.

Kâhta Cemaati Ruhaniye(!) zümresinin seçkin bir ferdi olan Kırto gibilere böylesine meydan okuyan Nemrut’un bu yüzkarası torunları tilkinin araklaması söz konusu olunca gıkını bile çıkarmazlar.

Zatı Muhterem bu tür densizliklerden kaynaklanan efkârı dağıtmak için isotu meze yaptığı rakının dibine vurur. Muhterem, fevkalade nazariyesini çöpe atan, tilkinin araklamasına gıkını çıkarmayıp da sıra kendine gelince feriştah kesilen bu kıymet bilmezlere haddini bildirmeyi asil ve asli görev olarak addeder.       

İşte meselenin aslı da, astarı da budur, ama “rakıya meze arayışı” ihtimalini de yabana atmamak gerekir. Hem, o zamanların yani 1970’li yılların Nemrut havalisinin tüm kadim sakinleri gibi Kırto da meze yapılacak tavuğa mangır saymanın ayıp bir şey olduğuna inanmaktadır

Netice itibariyle kim ki “Kırto tavuk araklayıp satıyor” diyorsa iftira atıyor(!) vesselam.

Şimdi vakanın üzerindeki sır perdesini iyiden iyiye aralamak için biraz da zat veya Zerzevatı Muhteremin boyundan posundan bahsedelim.                 

Zatı Muhteremi çok özel, biraz da güzel yapan iki özelliği vardır: Birincisi, popunun/kıçının epeyce yere yakın olmasıdır ki bu onu tam anlamıyla bodur boylu yapar. Kambur rakımının (yükselti de olabilir) "Çiyai Beli" ya da Nemrurt Tepesi'ne nispet yapması, bu asli özelliğinin ikincil alametidir.  Kamburun rakımı o kadar yüksek olunca, kaçınılmaz olarak başını omuzlarından ayırmak epeyce zorlaşıyor. Zatın şekli şemailine vakıf olmayanlar onun hep öne baktığı illüzyonunu (yanılsama) görürler. Lakin gözler fırıl fırıldır. Ben diyeyim 2 bin, siz deyin 5 bin metre ötelerde, bir tavuğun gaklaması kulağından, bir kart horozun tavuğun etrafında fink atması, gözünden hiç mi hiç kaçmaz. Mübarek tam bir "tavuk tespit" radarı…

Yürüyüşü de tam kendisine mahsus özelliktedir yani şahsa münhasırdır: Yürürken adım atışını takip etmek bir hayli zordur. Koşu vaziyetinde ise takip işi daha da zorlaşır, hatta imkânsız hale gelir. Bu tür hallerde onun adım atışını izlemek, bilmem saniyede kaç yüz kere kayıt yapabilen kameralarla ancak mümkün olabilir.

 O, farzı mahal, bir zemheri ayında lisenin (eski, Kâhta Lise binası) önünden hastaneye (eski, Kâhta Devlet Hastanesi) doğru yürüyorsa ve Nemrut ayazı da tozutmuşsa üstündeki geniş ceketin kolları iyice şişer. Buna eşlik eden asli kollar da yukarıya kalkık vaziyet alarak, görüntüye uyum sağlar. İşte bu sırada Kırto tam bir kartal kopyasıdır.

Bu anlı şanlı meziyetlerini ve şekli şemasını dikkate alan kimi ahali ona "Kartal"  demeyi uygun görmüştür. Ben deniz de ayni kanaatteyim.

Gelelim hikâyeye.

Kartal, çok önceden olabilirlik ve verimlilik (işin ecnebicesi fizibilitedir) çalışması yaptığı kümesten hissesini almak için gecenin geç saatini bekler. Nihayet, tavukların ve her kesin Nemrut'un hipnotik (hionoz gibi bir şey) uykusuna daldığı vakit gelir. Kartal da çırağını (bazı çakma belgelerde "kardeşi" diye geçer) yanına alarak, karanlık sokak aralarından süzülüp muharebe, pardon, kümes alanına ulaşır. Çırağını avlunun izbe bir köşesinde erkete nöbetine bırakıp, "Bak" der, "gözünü dört aç, (karanlıkta ne kadar görecekse…) gelen giden olursa hemen üç kere ıslık çal. Ben çıkıncaya kadar da arazi olma, iyi mi?"

Çırak, talimata uygun olarak, izbe bir köşede mevzi alır. Tabii ki Kartal da kümese yönelir. Ne var ki kümesin kapısı daracık bir deliktir ve giriş operasyonu bayağı zor olacaktır. Amma ve lakin Kartal’ın nam salmış bir kariyeri vardır; Zoru başarmak onun için bir meslek şerefidir(!)

Kartal, araziye uyma vaziyeti alarak, kafasını bir şekilde o daracık delikten içeri sokmayı başarır. Ne var ki sırtındaki baş belası kambur tümseği bir türlü içeri girmez Bu melun kambur engeline rağmen, iki parmak ucuyla bir horozu ayağından yakalamayı başarır ki ayak kocamandır… Kartal, o koca ayağın çil horoza (dikê sor'a) ait olduğuna emindir. Fakat ayağı sıkı kavrayıp horozu dışarı çekebilmesi için biraz daha içeri girmesi gerekmektedir.  Bu niyetle ıkınarak biraz daha içere kaymaya çalışırken tavuklar kalleşlik yapar; ortalığı velveleye verip sahiplerini uyandırır.  

Sahip ya da malik hızla kümese yönelir. Adamı fark eden yamak ise sıtma nöbetine tutulup ıslık falan çalmayı unutur. Aklı başından uçmuştur fakat tabanlar uyanıktır. Makaslar otomatik olarak açılır ve anında menzil dışına çıkar. Hırsızlık literatüründeki ifadesiyle, çırak tüymüştür.

Mal-mülk sahibi kümesin önündedir. O, kümese tilki falan dalmıştır diye düşünürken bir de ne görsün, kafası kümesin içinde, kıçı ve bodur bacakları dışarıda acayip bir yaratık… Üstelik içeri kaymak için  de ha bre ıkınıyor. Melik ya da sahip, hiç bozuntuya vermeden, popu tekmelemeye başlar. Maksadı, hırsızı tavuk kodesinde hapsetmektir.  

Kartal çok fena tongaya düşmüştür, ama bunun farkında değildir. O, çırağının kendisini içeri sokmaya çalıştığını sanır ve:

"Lêxe kekê lêxe, dikê sore! Lêğe kekê lêğe dikê sore… Vur keko vur, çil horuzdur…" diyerek, kıçına inen araba lastiğinden mamul 45 numaralı tepiklerin temposunu artırmaya devam eder…

Hadisenin bundan sonraki gidişatı tam bir muammadır, ama "Lêxe kekê lêxe, dikê sore!" ironisi    "Kâhta ve Nemrut Havalisi Tavuk Hırsızları Tarihinde" unutulmaz yerini alarak, kuşaktan kuşağa aktarılmayı başarır.  

Mustafa Kayahan-Kahta Haber 

Editör: İsmail KAYA

Bu Habere Tepkiniz Nedir? Bu haber 2020-06-01 20:33 tarihinde yayınlandı. 5960 Defa okundu.