Ne okuduğunun farkında dahi olmayıp zihin dünyasındaki kelime sayısının cılız ve yetersiz olduğu tehlikeli insanlar gün geçtikçe artmakta maalesef.
Mehmet Arutay

Mehmet Arutay

marutayq@kahtahaber.com


 Düşünmekten, okumaktan, yazmaktan, araştırmaktan, eleştirmekten, sorgulamaktan oldukça uzak, zihin ve ruh dünyasını geliştirmek istemeyen, diğer canlılar ile arasındaki farkı çoktan yitiren, toplumsal ahlakı hiçe sayıp rüzgârda savrulan yaprak misali ruhsuz bir hayatı tercih eden bireyler yetişiyor yanı başımızda. Ne okuduğunun farkında dahi olmayıp zihin dünyasındaki kelime sayısının cılız ve yetersiz olduğu tehlikeli insanlar gün geçtikçe artmakta maalesef. Kendisiyle sohbet ettiğim insanlar ne desem ‘’aynen’’ diye karşılık veriyor.  Haliyle garipsiyorum bu durumu. Bütün cümlelerin karşılığı ‘’aynen’’ olması beni oldukça endişelendiriyor, telaşlandırıyor.

    İnsanlar değil farklı diller öğrenip kendini geliştirmek, kendi dillerine bile arasına aşılmaz sıra dağlar koymuş durumda. İnsan hafızasına kaydettiği kelime sayısınca düşünür, davranır, konuşur ve yazar. Çorak bir zihin dünyasında türlü türlü çiçeklerin, çeşit çeşit sebze ve meyvelerin, farklı farklı ağaçların yetişmesi mümkün değildir. Kelimelerin eyleme ve söyleme dönüşme şekli de ayrı bir muamma. İnsanların en çok kullandığı kelimeler kırıcı, ayrıştırıcı, ötekileştirici, parçalayıcı ve yıkıcı olanlarıdır. Cehaletin müptelası olmuş bir toplum hiçbir zaman aydınlık yarınlara ulaşamayacaktır dünyanın neresinde olursa olsun. Çünkü insanın diğer varlıklardan farklı yani düşünebilmesi ve kendisini özgürce ifade edebilmesidir. Çok az bir kesim okuyup kendini geliştirirken, toplumun büyük çoğunluğu konuşma ve düşünme engelli sanki. Tüm söylenenlere tek kelimeyle (aynen)  karşılık verip kendini hayatın akışına bırakıyor. İşin ilginç tarafı da bu durumdan hiç rahatsızlık duymamasıdır. Salgın hastalıklara çözüm bulunur bir şekilde; fakat insanların üslupsuzluğuna çözüm bulmak çok zor gibi geliyor bana. Sizi bilmem insanların içine düştüğü bu durum beni oldukça endişelendiriyor. Okumak, okumak, okumak… Okumakla düzeltilebilir belki bütün bunlar, fakat yetmez zannımca. Etrafımızda binlerce kitap okuyup da kendine bile saygısı olmayan insanlar yok mu? Hem de binlerce, o zaman ne okuduğumuzu ve niçin okuduğumuzun bilincinde olmamız yararlı olacaktır. Bir deveye binlerce kitap yüklesen deve develiğinden hiçbir şey kaybetmeyecektir. Deve fıtratına uygun davranıp kitapları götürmek istediğiniz yere kadar götürür ve görevini tamamlar; fakat insan böyle midir? İnsan; okuduğunda sarsılmıyorsa, sarsmıyorsa, dünyası değişmiyorsa, dünyaları değiştirme ve şekillendirme becerisi elde etmiyorsa, haksızlığa, hukuksuzluğa karşı hiçbir müdahalede bulunmuyorsa, kendini ifade edemiyor, muhatabını anlamakta güçlük çekiyorsa, tüm yaratılmışlara insani bir nazarla bakmıyorsa, bütün bunlardan önemlisi ‘’kendini bilme’’ sırrına eremiyorsa okumasının hiçbir bir yararı olmayacaktır ne kendisine ne de çevresine.

    ‘’İnsan dili kadar vardır.’’ Mübalağa ediyorsunuz diyeceksiniz, lakin ben de ‘’İnsan dilinden ibarettir.’’ diyorum. Son zamanlarda insanlar arasındaki iletişimsizliğin kaynağının da dilsel olduğunu düşünüyorum. İnsanlar seviyeli kitaplar okumalıdır, sonra da kitapta geçen, o güne kadar tanışmadığı kelimeleri sözlükten bulup anlamlandırmalı ve günlük hayatında defterinde biriktirdiği kelimelere yer vermelidir ki kelimeler hayat bulsun, kişi de daha iyi anlaşılabilsin ve anlayabilsin.  Bilinmelidir ki kelimelerin dünyasına ne kadar derin dalarsak o kadar çok anlar, az ve öz konuşuruz. Filozof ve aynı zamanda ‘’dil felsefesi’’ne önemli katkıda bulunan Ludwig wittgenstein’in de dediği gibi: ‘’Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.’’ Dilin anlam zenginliğine ve derinliğine vakıf olunmadığı sürece insanlar arasındaki bu anlaşmazlık daha ciddi problemleri de beraberinde getirecek gibi görünüyor. Bütün konuşmalarınızın sonunda karşınızdakiler anlamadan, dinlemeden kelimelerin kullanış amacından yoksun bir halet-i ruhiyeyle anlatılanlara kısaca ‘’aynen’’ deme cesaretini gösteriyorsa gerisini sizin takdirinize bırakıyorum. Sosyal medyada kendilerini kelimelerle değil de farklı farklı işaretlerle, güya kendini anlattığını düşündüğü bir videoyla kimileri de ünlü bir yazar ve şairin sözü ile ifade etmeye çalışması insanın sahip olduğu en önemli varlığını kaybettiğini göstermez mi? Hafızası boş bir toplumun çağ atlaması, muasır medeniyetler seviyesine ulaşması, keşfetmesi, icat etmesi, aydınlık bir gelecek inşa etmesi mümkün değildir. İnsanların henüz kelimelerle buluşmadığı, kelimeler dünyasına girmediği zamanlarda mağara duvarlarına duygu ve düşüncelerini çeşitli sembollerle ve vücut dillerinin de yardımıyla anlatmaya gayet gösterirlerdi. İçinde bulunduğumuz durum bana ‘’geriliyor muyuz yoksa’’yı hatırlatıyor. Kafasını dijital ekranlara boşaltıp, vücudunun tüm organlarını işlevsiz hale getiren, metalaşan insanın yerini zamanla robotlar alacak fikri uyanıyor bende. İnsanlardan daha bilgili ve daha donanımlı, ama ‘’İnsan canlı kanlı ve duygusal bir varlıktır.’’ diyeceksiniz. İyiliğe, güzelliğe, şahsını ve çevresini geliştirmeye kendini adamamış bir ruh insani olabil mi? Bir et ve kemik yığının da kimseye faydası olmayacaktır.

   İşin bir diğer garip tarafı da şudur ki bazı insanlar yanlış yapmasına rağmen kendi emirlerine itaat eden insanları yüceltirken; yanlışını düzeltmeye kalkan, sıkıntılı bir düzen yerine sıkıntısız ve adil bir dünya inşa etme uğraşında olanları ise yerin dibine batırmaktan çekinmemeleri... Oysa geçmişe dönüp baktığımızda padişahların dizinin dibinde bilgi ve kültür seviyesi yüksek insanlar danışmanlık yapar, insana ve insanlığa büyük katkıları olurdu. Dünyanın yeniden şekillenmesi için de bilgi ve kültür hazinesi insanların en üstünde tutulması, okuyan, okuduğunu eleştiri süzgecinden geçiren sonra da kendini değiştirip tüm insanlığa faydalı bir birey olma uğraşı veren insanların sayısının arttırılması gerekir.

    İnsanlar, öncelikle bulunduğu sosyal ortamdaki insanlara daha iyi anlaşılması için dilinin sınırlarını genişletmesi gerekir bu şart sonra da farklı diller öğrenme arayışına girmelidir. Çok yakın bir zamanda bir dil bilmek yetmeyecek insanlara. ‘’Öğrenmenin yaşı yoktur.’’ anlayışından hareketle şimdiden ikinci bir dil öğrenme uğraşına girmemiz gerekir ki çağın gerisinde kalmayıp çocuklarımızı da dar kalıplardan kurtulabilelim.

    Öğrendiği dilleri özümseyenler kendilerine ve tüm insanlara saygısı olanlardır. Bildiği kelime sayısı kendini bile ifade etmekte yetersiz olan insanlar muhatabını nasıl anlayacak, dilimin anlam zenginliğini geliştirmeyenler, kendisi ile bile anlaşamayacaktır. Çünkü kafasında tasavvur ettiği olay farklı ifade ettiği kelime sayısı ve niteliği farklıdır bu da anlaşmazlığın önündeki en büyük engeldir. Bir mağaza düşünün, aynı türden binlerce farklı renk ve modelde eşya mevcut bu şekilde ihtiyaç daha kolay ve sağlıklı bir şekilde sağlanmaz mı?

   Bir yerde denk gelmiştim çok hoşuma gitmişti. Bir çay ocağında asılı duran tabelada şunlar yazılıyordu: çay ver 2 TL, çay gönder 1.75 TL, çay versene 1.50 TL, çay alabilir miyim 1.25 TL,  çay verir misiniz 1 TL,  müsaitseniz çay alabilir miyim 0.75 TL’dir.  Bu güzel nezaket kuralını görünce aklıma ‘’Üslubu beyan, ayniyle insan.’’ sözü geldi. Bir insanın ifade tarzı kendisini anlatır. Tabii ki şu da bir gerçektir insan neyse öyle konuşur. Yoğun olarak kırıcı bir üslubu tercih eden insanların dilinin sınırlarının sığ olmasına bağlıyorum. Dilinin sınırlarını gerçek manasıyla derinleştirenler hiçbir vakit kullandığı kelimelerle insanın gönlünde derin yaralar açamazlar açmazlar. Şehirde, ilçede, kasabada, köyde her nerede yaşarsak yaşayalım çevremizdeki tüm varlıklarla iletişim halindeyiz. Duygu ve düşüncelerimizi hedeflerimizi inançlarımızı ve değerlerimizi kırıp dökmeden ifade etmemiz iletişimde ön koşul olmalıdır.  ‘’Testinin içinde ne varsa dışarıya o sızar.’’ Mevlana, yüzyıllar öncesinden bunu çok veciz bir şekilde dile getirmiştir. Sahip olduğumuz kelime dünyamızın zengin olmasının yanında bunları güzel bir üslupla açığa çıkarmak gerekir. Unutulmamalıdır ki üslubumuz bize anlatır, bizi ifade eder ve bizi tanımlar. İnsanın üslubu karakterinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Hangi dili öğrenirsek öğrenelim o dili haddeden geçirip güzel bir üslupla ifade etmeye gayret gösterelim. İngiliz siyaset adamı Chesterpield veya Philip Stanhop:’’ Üslup düşüncelerin elbisesidir.’’ der. Kullanılan üslubun insanlara neleri kazandırabileceğini veya insanlara nelere mal olacağını tahmin bile edemezsiniz. İyi bir politikacı, esnaf, öğretmen, doktor, avukat, müteahhit olmanın temelinde insanın ruh yapısına iyi gelen bir üsluba sahip olması yatar. Ne kadar birikimli olursanız olun kırıcı, üzücü, yıpratıcı, aşağılayıcı bir üsluba sahipseniz başarılı olma ihtimaliniz yoktur. Başarılı olsanız dahi çevrenizdeki insanlar sizi asla mutlu etmeyecektir. Mutlu olmayan birinin de başarısı neye yarar ki.

   Sosyal yaşantımızda bir üsluba bile sahip olmayıp her şeye ‘’aynen’’ diyene demeli?  Bilgiye ulaşmanın çok kolay olduğu, insan okumak isterse tüm kitaplar artık parmaklarının ucunda olduğu bir yerde bile cümle kurmakta aciz, düşünmekten yoksun bireylerin türemesi tünelin sonunda ‘’aynen’’ lerin daha da çoğalacağını gösteriyor. Bir insan olarak üslubumuz nasıl olması gerektiğini zaten yaratıcı dile getiriyor. Yüce Rabbimiz Musa Aleyhisselam'a: ‘’Firavun’la bile konuştuğunuz zaman: ‘’Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitap edin.’’ (Taha, 44) diye emrediyor. Muhatabınız kim olursa olsun tatlı, yumuşak, rahatlatıcı ve birleştirici bir üslup hem size hem de ilişkide bulunduğunuz bireylere iyi gelecektir. Belki de çözmekte zorlandığınız olaylar nahif bir üslup sayesinde çözüme kavuşacaktır. İnsan, zehri de panzehiri de ağız boşluğunda bulunan ve tat almaya yarayan, etli, uzun devinimli et parçası, ayrıca insanların duygularını, düşüncelerini bildirmek için kelimeler veya işaretler aracılığı ile yaptıkları anlaşma, öteki kişilerle iletişimi sağlayan mucizevî organı olan dilindedir.

    Aklın sınırları dahi dile yansıyınca anlaşılacağı aşikârken dilimizle gönül kalelerini fethetmeye ne dersiniz? Herkes meşrebince dile getirir. Hem sözlü hem de yazılı anlatımlarımıza artık farklı bir bakış açısı kazandırmalıyız. Tüm çabamız insanı kırıp dökmemek ve ona değer vermek olmalıdır. Bunu da ancak insani bir üslupla başarabiliriz. Bir iyilik yaparken dahi sert ve kırıcı bir üslup kullandığımızda yaptığımız en büyük kötülük olur. Gönlün telleri hassastır, çalmasını bilmeyenler teli incitir ona zarar verir, lakin dilinden anlayanlar ise yarasına merhem olur. Kelimeler ve eylemler güzel bir Üslubun emrinde olursa en büyük nimet; sert ve kırıcı bir üslubun emrine girse de büyük bir zillet ve felaket olur.

   Fikir ve düşüncelerimizin kanatları vardır. Bunları insanlara kolay yoldan ulaştırmamızın yolu ise tatlı bir üslup kullanmaktan geçer. Günümüz dünyasında birçok insanın şikâyetçi olduğu konuda sert ve kırıcı üsluptur. Herkes kendi kabuğuna çekilmiş, sağlam bir toplum yapısından çürük bir bireyselciliğe doğru hızla yol almaktadır.  Oysaki birçok hastalık dahi güzel bir üslup ve samimi bir dokunuşla tedavi edilmiş ve edilmeye de devam ediliyor. Sağlam bir karakterin vücuda gelmesi için derimizin altına güzel bir üslup yerleştirip iyi insanların yetişmesine yardımcı olmak şarttır.  Unutulmamalıdır ki insanlar istediğiniz gibi yetişmez, yetiştirdiğiniz gibi şekillenir.  Bu da büyük bir sabır ve samimi bir gayret olur ancak.

   Sonuç itibariyle ‘’aynen’’ son bulup insanların tekrar kendini, kelime ve gönül dünyasını zenginleştirip sağlıklı bir iletişim ile ancak yaşanabilir bir dünya inşa edebilecektir. Sadece insanlara değil çevremizdeki tüm varlıklara karşı iyimser ve yapıcı olmalıyız. Konuşurken ve yazarken kelimeler hassasiyetle seçilmeli dil doğru kullanılmalı üslup incitici ve kırıcı değil gönül alıcı olmalıdır. Bu güzel üslup zamanla toplumda güzel şeylerin oluşmasını sağlayacaktır. Bütün bu olumlu gelişmelerin ardından insanlar huzura ve gerçek mutluluğa kavuşacaktır. Yazılı anlatımda da üslup bir yazar ve şairin kalitesini belirlemekte önemli bir unsurdur. Anlatımda özgün ve yalın bir üslup benimseyenler aradan yıllar geçmesine rağmen klasikleşir ve zirvedeki yerini almayı başarır. Bundan dolayı ele aldığımız konu ne olursa olsun tüm insanlığa hitap edecek şekilde ele almak ve işlemek gerekir. Bu da herkesin anlayabileceği bir üslupla olur. Ancak toplumda yaygın bir inanış var ki insanın gelişmesindeki en büyük engeldir. ‘’İnsan yedisinde ne ise yetmişinde de odur.’’ Bu sözü çoğu zaman benimsemedim. Çünkü insan sürekli değişen ve gelişen bir varlıktır. Hayatının bir bölümünde kötü ve sert bir üsluba sahipken okudukları, yaşadıkları ve yaşattıklarının sonucunda iyi bir insan olmayı seçmiştir. Bunun tersi de söz konusudur.

  İyi bir eğitim ve güzel bir sabırla insanın üstesinden gelemeyeceği çok şey vardır. Farklı yerler görmek farklı insanlarla birlikte yaşamak da insanın üslubuna katkı sağlar.  Kiminle nasıl konuşacağını zaman içerisinde tecrübe eder. Farklı inanış ve dünya görüşüne sahip insanların arasında yaşamak duygu ve düşünce dünyamızı geliştirir ve güçlendirir. Çünkü bir dilde söylenmesi uygun olmayan bir söz başka bir dilde normal karşılanabilir. Bu da insanların eylem, söylem ve yazılı anlatımlarında dikkatli olmasını sağlar. Hayatımızın her alanında hafızamızda mevcut kelimeleri yerli yerinde kullanmak gerekir. Seçtiğimiz kelimeler asla incitici olmaması gerekir ki sağlıklı bir iletişim alanı oluşabilsin. ‘’Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.’’Atalarımızın bu güzel sözü bize her insanın tatlı dille söylenenlerden mutlak etkileneceğini tecrübe etmiş ve bizi bu konuda bilgilendirmiştir. Gönül okşamak ve gönül alıcı sözler söylemek en zorlu insanı bile hizaya getirebilir. Sohbet ettiğimiz insanların tüm ifadelerine ‘’aynen’’ demek yerine anlatılanlara güzel bir üslup, anlamlı ve özlü bir sözle katkıda bulunmak gerekir. Bu da insanlar arasındaki iletişim problemini ortadan kaldıracaktır. 

Bu Yazıya Tepkiniz Nedir? Bu yazı 5 ay önce yayınlandı. 425 Defa okundu.