Emek ve fedakârlığın olmadığı bir aşk yapay çiçeklere benzer, görüntü var ses yok. (Mehmet Arutay)
Mehmet Arutay

Mehmet Arutay

marutayq@kahtahaber.com


   Cebinden, yüreğinden, hayatından, zamanından, nefesinden, sevgisinden, aşkından fedakârlık gösteren müstesna, yüreği deryalar kadar derin, ruhu bir şiir kadar ince, karakterli, kendini bilen, duygudaşlık becerisi gelişmiş, yaratılanı yaratandan ötürü seven, yeryüzündeki bütün insanların huzur içinde yaşaması için yüreğini taşın altına koymaktan çekinmeyen, bütün çocuklara savaşsız, huzurlu ve mutlu bir dünya bırakmak için varını yoğunu seferber eden, insanların duygularını, fikirlerini özgür bir şekilde ifade etmesi için ortam hazırlayan, herkesin evi barkı olsun diye mücadele eden, okuma yazmayı önemseyen, bir mum misali etrafının aydınlanması için kendini feda etmekten çekinmeyen, yapaylığı elinin tersiyle itip doğallığın tohumlarını toprağa eken, açlığın, sefaletin, yokluğun, yoksulluğun, işsizliğin, umutsuzluğun, çaresizliğin köküne dinamit koyup yerine tokluğu, sefayı, varlığı, bolluğu, bereketi, umudu, çareyi, yerleştiren güzel insanlar sayesinde dönüyor şu yok olmaya yüz tutmuş dünya. İnsanın hayatta var olmasının, yaşamını sürdürmesinin temelinde fedakârlık vardır. İnsan zamanını, huzurunu, mutluluğunu feda edip çalışır ve evine ekmek götürerek başkalarının da kendisinden faydalanmasını sağlayarak insanca bir yaşam sunar. El etek öpmeden, kimseye boyun eğmeden, hür, başı dik bir yaşam tayin eder kendisine ve çevresine.

   Büyük başarıların temelinde hiç kuşku yok ki çok büyük bir fedakârlık yatmaktadır. Başarısız insan kendisi için bile bir şeyleri feda etmeyi göze alamaz, kendisine ve topluma büyük bir yük olur. Sınava hazırlanan bir öğrenci sınava hazırlık süresince uykusunu, zamanını, huzurunu, mutluluğunu, özgürlüğünü hedefine ulaşmak için feda etmekten çekinmez. Zamanla feda edilenler onu zirveye ulaştırır. Ancak iyi bir konumda olursanız birçok insana faydalı olabilirsiniz. İyi bir konumda olup da fedakâr değilseniz siz bir hiçsiniz. Bir öğretmen sıradan bir anlayışla hareket edip öğrencilerinin başarısı için elinden gelenin fazlasını yapma uğraşına girmezse toplumun hali ne olur siz düşünün? Öğrencinin psikolojisiyle, sosyolojisiyle, gerekirse ekonomisiyle ilgilenip fedakâr insanların yardımıyla sorunu çözme uğraşına girerse hem kendisi mutlu olur hem de sıkıntı yaşayan öğrenci içinde bulunduğu zor durumdan kurtulup fedakârlık bilincini kazanır ve bir suya atılan taş gibi dalga dalga yayılır bu anlayış. Yaşadığımız şu yeryüzünde hemen hemen bütün insanların yaşananlardan ve yaşadıklarından şikâyetçi olmalarının temelinde fedakârlık kültürünün yok olmak üzere olması değil midir?

   Yoksullara yardım etmeyin, yoksulluğu bitirin, düşüncesinin gerçekleşmesi için fedakâr bir anlayışın egemen kılınması gerekmez mi? Bir yanda açlıktan nefesi kokan, evsiz barksız, sıkıntılar içinde yüzen bir yandan da en güzel yemeklerle çöpü doyuran, atından, gümüşten evlerde oturan ve hayatının hiçbir alanında zerre sıkıntı yaşamayan insanlar… Zamanın sabra yenilmesi, bütün insanların huzurlu olması, şikâyetin sadece ölümden olması için fedakâr insanların sayısının çoğalması gerekmez mi? Fukaralığın insan vücudunda oyduğu izler, uzaktan kir gibi görünen kemik gölgeleri, suyun heyecanı ve sabunun inadıyla kaybolmaz. Bir an önce gönüllü, yüreği insan sevgisiyle dolu, merhametten, insanlıktan, nasibini almış insanların harekete geçip bu makûs talihi değiştirmeleri gerekiyor ki yaşanabilir bir yeryüzü inşa edilebilsin. Gerçek mutluluğun fedakârlığın ruhunda yattığı bilinmesi gerekir ki insanlar özüne dönebilsin.

   Bu ülkenin insanları Kurtuluş Savaşı’nda yaptığı bütün fedakârlıklardan sonra Cumhuriyetin kuruluşunu izleyen yıllarda giriştiği bütün işlerden büyük bir mutluluk duymuştur. Kimi evladını, kimi malını, kimi hayatını feda edip esaret yerine özgürlüğü, nefret yerine sevgiyi tercih etmişlerdir. Fedakâr insanlar olmasaydı şimdi insanca yaşayabilir miydik?  Rahatını bozmayan insanlar kadar zararlı kimse yoktur. İnsanca yaşıyorsak, dünya hala nefes alıp veriyorsa, toprak kendisine atılan tohuma can verebiliyorsa, aldığımız nefesi tekrar veriyorsak, güneş tenimizi ısıtıp, rüzgâr uçuruyorsa saçlarımızı, çiçekler açıyor, kuşlar neşe saçıyorsa, insanın derisinin altında hala umut varsa, kalem hala kâğıda meftunsa, bazı insanlar çıkarsız seviyorsa birilerini bu fedakâr insanların hala var olmasıyladır. Kendisine faydalı olmayan birinin başkasına faydalı olması, kendisi için fedakârlık göstermeyen birinin başkası için fedakârlıkta bulunması mümkün değildir? Mecnun Leyla’nın aşkı için kendini feda etmeseydi, Hz. Musa saraydan vazgeçmeseydi aşk ve özgürlük kavramlarından bahsedebilir miydik? Şunu unutmamak gerekir ki kelimelerde canlıdır, doğar, büyür ve ölürler. Bazı kelimelerin hiç kullanılmayıp mazide kalması onların hayatta kalabilmesi için mücadele edenlerin olmaması ve zamana yenilmiş olması demektir. Tıpkı şimdi fedakâr kavramından bahsettiğimiz gibi.

   Malı, mülkü, serveti olanlar ihtiyacı olanı kadar alıp geriye kalanını muhtaç olanlara verse şu köhnemiş dünya cennete dönmez mi?

   Bize şükrü öğreten altın tasta su içer,

   Onlar seyr-i sefada bizim ömrümüz biter.

Hayatta acılarımızı paylaşalım, çünkü ‘’acılar paylaşıldıkça azalır*/.’’ deriz. Buna katılamamak mümkün değil; fakat acılarımızın yanında mutluluğumuzu da paylaşmamız gerekmez mi? Çünkü mutluluklar da paylaşıldıkça artar. Acıyı ve mutluluğu paylaşan fedakâr insandan başkası değildir. Altın tastan su içen ve susuzluktan kıvranan insanların yaşadığı bir dünyada yaşıyoruz maalesef. Bir yudum mutluluğu insalara çok gören ve kendi rahatından başka hiçbir şey düşünmeyenler ne insan yetiştirebilir ne de kendilerini. Altta kalanın canı çıksın anlayışıyla hareket etmeye devam edersek sunumuz çok da iyi görünmüyor.

  Fedakârlıkla alakalı önemli kavramlardan biri olan özgecilik Fransız filozof Auguste Comte tarafından ‘alturisme’ biçiminde egoizmin karşıtı olarak Fransa’da türetildi. Özgecilik/altürizm, bireyin kendi esenliğini azaltırken diğer bireyin esenliğini artıran davranışlara işaret eder. Bu görüşe göre, başka insanların rahatına, mutluluğuna ve huzuruna önem vermek bütün davranışların en yüce ilkesidir. İnsanın ahlak, kültür ve medeniyet alanında gelişmesi için altürizm kaçınılmaz bir ön koşuldur. Fedakârlık da kendini ve en önemlilerini feda etmekten kaçınmayan, özverili kişiye denmez mi? İnsanlık uğruna gecesini gündüzüne katıp durmadan çalışan insanlar olmasaydı biz bu kadar refaha kavuşabilir miydik? Fedakârlığı hayatımızın merkezine yerleştirip kendi fabrika ayarlarımıza dönmenin zamanı geldi de geçiyor. Sürekli şikâyet edip ideal bir toplum düzeninden bahsedeceğimize işe kendimizden başlayıp insanlığa faydalı olmanın yollarını aramamız gerekmez mi? Buna en güzel örnek ailedir. Ailede anne, baba çocuklarına karşı fedakâr olduğu için çocuklar yaşama tutunur ve üstesinden gelemediği bazı şeyleri kolayca aşar. Anne, baba yaşlanıp gücü tükendiği vakit çocuklar kendine yapılan fedakârlığı unutmayıp tükenen güce güç katarak mutlu ve huzurlu bir aile tablosu çizer. ‘’Yuvasını seven kadın içim; tahammül edilmeyecek bir zorluk, katlanılmayacak bir fedakârlık yoktur.’’ (Hz. Ali)

Yuvanın harcı, mutluluğu, umudu, huzuru, geleceği, özgürlüğü fedakârlık değil de nedir?  Bir tohum feda edilip toprağa gömülmezse bir orman vücuda gelir mi? Biz feda edince ziyan olduğumuzu düşünürüz, lakin unutulmamalıdır ki feda eden kar eder. Başkalarını da kendimizi düşündüğümüz kadar düşündüğümüzde asil, soylu olduğumuzu ispatlamış oluruz. Toplumcu anlayışın çok yara aldığı ve bireyciliğin, egoizmin egemen olduğu şu yeryüzünde fedakârlığı temel felsefemiz olarak yaşayıp, yaşatmanın bütün dünyayı düzelteceğine inanıyorum.

   Yeryüzünde yaşayan bütün dinlerin temelinde de fedakâr olma anlayışı yatmaktadır. Şu dünyada bütün insanlara yetecek kadar hatta fazlaca toprak, mal, mülk, ekmek vardır. Madem öyle bütün bu yaşanan sıkıntılar neden? Çünkü insanlar kendilerinden başka hiç kimseyi düşünmeyip hayatı bir açık cezaevine çevirmiş. Verilen zekâtlar, sadakalar, fitreler ve yapılan yardımlar yokluğu ve yoksulluğu bitirmiyorsa verilenlerin kabul olma noktasında sıkıntısı var demektir. Bizler tam anlamıyla fedakâr değiliz ve samimiyetten de yoksunuz demektir. Sağ elin verdiğini sol elin görmesin anlayışımızı bırakıp yardım ettiğimiz insanları bağıra bağıra onlarca fotoğrafla herkese duyurup kendimizi feda edeceğimize yardım etmek istediğimiz insanları kendi egomuza feda etmekten çekinmiyoruz. Fedakârlık karşılık beklememektir. Bir fedakârlıkta bulunduğumuzda bunu yedi cihana duyurmanın anlamı yok. Çok az kişinin bu dünyanın bütün nimetlerinden yararlanıp milyonlarca insanın ise sürünmesi demek fedakârlığın son kullanma tarihinin geçmiş olması demektir. Camların buğusunda acıyı seyredip içi sızlamıyorsa insanın, kadınlar köşe başlarında öldürülüp çocukların çaresizliği arş-ı alayı inletiyor; fakat buna seyirci kalınıyorsa, açlıktan eti kemiğine yapışıp açlıktan çırpınıyor ve bunu herkes görüyor hala fedakâr davranmayıp altın kaplamalı koltuklarda rahat rahat oturuluyorsa, çocuk ve bebek cesetleri karaya vuruyor buna kimsenin vicdanı sızlamıyorsa gökte ölüm yağsa yeridir.

   Fedakâr insanlarla yeni bir dünya kurulacak, karanlığa mahkûm edilen umutlar yeşerecek, yoksulluğa tırpan çalınacak, fukaraların yüzü gülecek, ezilen olmayacak, yeryüzündeki bütün insanlar huzur, mutluluk ve barış içinde yaşayacak; top, tüfek seslerinin yerini kuş cıvıltıları ve çocuk gülümsemeleri alacak; ırk, ten ayrımı yapılmayacak herkesin evi barı olacak, bütün insanların konuştuğu dil tatlı dil olacak; kimi cebinden verecek kimi gönlünden, kimsenin kaygısı olmayacak, kötü düşünceler yakılıp yok edilecek, insanlar ölmek istemeyecek, yaşamak ve yaşatmak için feda edecekler her şeylerini. Daha neler olacak neler. O zaman fedakâr olmak için can atacaksınız.

   Aşkı ve sevgiyi de alevlendiren, var eden, sonsuzlaştıran fedakârlığın büyüsü değil midir? Fedakâr olmak için kocaman bir kalp gerekir. Sevgiyi, saygıyı, yaşayıp bilmek için de empati kurmak gerekmez mi? Bütün bunlardan da anlaşılıyor ki fedakarlık, cesaret ve yürek ister. İnsanların kendilerini düşündüğü kadar başkalarını da düşünmesi en güzel duygulardandır. Hayatımıza bu güzel duyguyu yerleştirip özümüze dönmeliyiz. Bir insanı içinde bulunduğu sakıntılardan kurtarmak ve bir öğrenciyi hedefine ulaştırmak, bir devleti ayakta tutmak, onurlu bir yaşam sürmek ve sürdürmek, bir ailenin dağılmasına engel olmak, insanların güven içinde yaşamalarını sağlamak; dertlerin sonunu getirip mutluluğu ve huzuru egemen kılmak, şikâyet etmeyi bırakıp çözüm bulma uğraşına girmek hep fedakârlık gerektiren unsurlardır. Bir insana fedakârlıkta bulunduğumuz zaman ondan çok biz mutlu oluruz buna emin olun. Ancak mutlu ettiğimiz zaman içten mutluluklara sahip olabiliriz. Etrafınızdaki insanlar mutsuz, huzursuz ve yokluk içinde yüzüyorsa sizin mutlu olabilme ihtimaliniz çok azdır. Kuru toprağı sürüp tohum attığımız zaman yemyeşil güzel bir alan oluşturursunuz. Siz emek vermeyerek, bir şeyleri feda etmeyerek mutlu olacağınızı mı düşünüyorsunuz? Rus edebiyatının en önemli yazarlarından olan Lev Nikolayeviç Tolstoy: ‘’Acı duyabiliyorsan, canlısın… Başkalarının acısını duyabiliyorsan insansın…’’der. İnsan olabilmenin temel şartı fedakâr ve duyarlı bir karaktere sahip olmaktan geçtiğini vurgular. Sürekli şikâyetçi olduğumuz şey insanların vurdumduymazlığı değil midir? Şimdi herkes kendinden bir şeyler feda edip insanları ve insanlığı huzura ve mutluluğa ulaştırsa yeniden var olacağız.    

   

Bu Yazıya Tepkiniz Nedir? Bu yazı 2 ay önce yayınlandı. 1147 Defa okundu.