Saçı uzun aklı kısa, kız gönlüne bırakırsan ya davulcuya kaçar varır ya zurnacıya, oğlan doğuran övünsün kız doğuran dövünsün uzayıp giden hakaret aşağılayıcı ötekileştirici bir dil oluşmuştur toplumda.
Mehmet Arutay

Mehmet Arutay

marutayq@kahtahaber.com


   

Kadim zamanlardan günümüze kadar görülen bir türlü çözülemeyen çözülmesi de mümkün görünmeyen en çetin, en girift, en gizemli, en muğlak, en karmaşık sorunlardan biri de hiç şüphesiz ki ‘’kadın’’dır. Eş zamanlı olarak bütün kıtalarda kadına yönelik bir ayrım söz konusudur. Biyolojik, fizyolojik ve psikolojik anlamda erkekle farklı özelliklere sahip olması onun aşağılanmasına, ötekileştirilmesine, zulme uğramasına gerekçe gösterilemez hiçbir vakit. Çünkü ilk insan Hz. Âdem ve Hz. Havva aynı anda cennetten dünyaya sürüldüler, tüylerinden aynı anda ayrıldılar, günahı beraber işlediler. Havva Âdem’i kandırmadı, ikisi aynı anda iblise kanıp hata etti. Bir bütün olan elma ikiye ayrıldı, ancak bir araya gelirse bütünleşir ve tamamlanır. Bir yarımı göğe yükseltip diğer yarımı yerin dibine batırmak kâinatın dengesini bozmaktan başka bir şey değildir. Bir annenin rahminden dünyaya gözlerini açan ikiz bebeklerden birine tüm imkânlarımızı seferber edip diğerini ölüme terk etmeniz sizi hiçbir vakit mutlu etmeyecek her daim yaranızı tazeleyecek ve sizi adım adım geriye götürecektir. Yarım yarım yaşıyoruz hayatı. Her şey yarım, güller dikensiz, bedenler ruhsuz, zaman vefasız, toprak bereketsiz, ağaçlar susuz, doğa kokusuz, kelimeler anlamsız, kazançlar bereketsiz, çocuklar neşesiz, Mecnun Leyla’sız, görüntüler cansız, her şey beyhude diğer yarımsız. Ya tamamlayamadık birbirimizi ya da tam anlayamadık. İkincisi daha makul geliyor bana. Çünkü tamamlayabilseydik ya da anlamaya çalışsaydık iş boyuta gelmezdi.

    Kadınların, salt cinsiyetleri nedeniyle ayrımcılığa tutulduğu bir gerçektir. Tarih boyunca kadınları çocuklar, deliler ve hayvanlarla aynı kefeye koymaktan çekinmemişlerdir. Cahiliye döneminde sebep ne olursa olsun kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek, kadını sadece bir cinsel obje olarak görmek bize tek ayakla dünyayı dolaşırmış, tabiri caizse kahrı perişan etmiştir. İnsanların Tanrı’nın çizgisinden sapmasının, insanlıktan çıkmasının, şirazesinin dağılmasının en mühim nedenlerinden biridir kadına olan bakış. Oysa insanın yaşamında çok önemli bir yeri olan toprakla doğurganlık özelliği bakımından ortak paydada buluşan kadın insan olarak doğup ‘’insan’’ kalmanın en önemli unsurudur.

    Toprağa ne ekerseniz onu biçersiniz böyle bir değeri değersizleştirmekle yetinmeyip köleleştirmek insanın ve insanlığın sonunu getirecektir. Bana öyle geliyor ki yolun sonu da görünüyor. Bebek dokuz ay anne rahminde kalır. Yaratıcı için o, ‘’rahman’’dır, ‘’rahim’’dir kavramlarını kullanırız. Rahim sıfatı Allah'a çaba gösteren kullarına rahmet etmesi ikramda bulunmasıdır. Rahim de rahman gibi ‘’rahmet’’ kökünden mübalağa (abartma) şeklinde ve çok merhamet edici demektir. Yaratıcı kullarına rahmet eder anne de dokuz ay karnında taşıdığı için bebeğine karşı aşırı bir sevgi ve merhamet göstererek ideal insanın en önemli erdemlerinden birini taşır.  Oysa biz kadının özelliklerini sıralarken duygusal, zayıf, cadı, kötülük ve fitnenin kaynağı olarak görürüz. Duygusallığın kötülendiği, duygusuzluğun yüceltildiği bir yeryüzünde insanın mutlu olması ve birbirini tamamlaması mümkün görünmüyor. Unutulmamalıdır ki insanlara nasıl bir nazarla bakarsan zamanla baktığınız ve gördüğünüz şekle bürünür. Toplum arasında da yaygındır ‘’Bir kişiye kırk defa deli dersen deli olur.’’ bilinmelidir ki birtakım iyi ya da kötü duygular düşünceler ve inançların sürekli telkin edilmesi ile insanlar biçimlendirip yönlendirilebilirler. Bu büyük bir yanılsamadır. Gerçeği olduğu gibi görmeye engel en mühim unsurlardandır. Ezelden bugüne kadar tüm toplumların eş zamanlı kadına bakış açısının doğurduğu sonuç ortada. Bakış açımızı değiştirmeyip onları bakışımız ve görüşümüzle sınırlandırıp hayatta bir geri bir ileri yürümeyi seçip durağanlığa mahkûm etmeye devam edersek kendimizi?  Çünkü kadın ve erkek birbirini tamamlayan yarımlardır mutlaka bütünleşmesi gerekir.

   Atina demokrasisinde filozofların kadınlara bakış açısı bile ayrıştırıcı ve aşağılayıcıdır. Kadını, köle ile hayvan arasında yer aldığını vurgulayıp erkekler tarafından eğitilmeye muhtaç göstermekten çekinmemişlerdir. O dönemde annenin çocuğa katkısının bile olmadığını, çocukların devlet tarafından eğitilmesi gerektiğini vurgulamışlardır. Hareketi, gücü, zekâyı, yönetmeyi, eğitmeyi kısacası güzel ve iyi olan her şeyi erkeğe mal edip; kusurlu ve eksik olanı da kadına mal etmek gelişmenin önüne büyük bir bent koymak demektir. Bu erkekleri de çok olumsuz etkilemiştir. Çünkü kendilerine verilen yükün altından kalkmak zor olmuştur çoğu zaman. ‘’Akıl akıldan üstündür.’’ burada sizin düşünemeyeceğinizi başkası onun da düşünemediğini bir başkası düşünüp sizi aydınlatabilir. Burada sadece erkek aklı değil insan aklı ön planda tutulmuştur. Ne yazık ki birçok toplumda ‘’insan’’ kavramının içinde kadınlar yer almamıştır. İnanıyorum ki ezelden şimdiye değin bu cinsiyetler arasındaki ayrım olmasaydı dünyayı ebedileştirebilir, Yaratıcının hoşnutluğunu kazanabilirdik; fakat insanın en büyük düşmanı da kendisidir bunu da göz ardı etmemek gerekir. Tüm dünyada kadınlara okuma yazma hakkının bile verilmediği, sadece doğuran, erkeğine ve çocuklarına hizmet etmekle mükellef olduğu belgelerle ispatlanmıştır. Bir yaratılmışa ‘’insan’’ca yaklaşılmadığı zaman yaratılanın insanlaşması düşünülemez. Okuyamayan, yazamayan düşünemeyen, karar veremeyen, seçmeyen, seçilemeyen, değer verilmeyen; cadı, uğursuz şeytan, eksik, fitne olarak görülen ve ötekileştirilen bir insan hayatın akışına yön verebilir mi?  Küçümseyici, aşağılayıcı, ötekileştirici kavramların değil insana hiçbir canlıya dahi kullanılmaması gerekir.

     Erkek çocuk doğurmadığı zaman kolay terk edilen kadın, üstüne koma getirilen kadın, eve mahkûm edilip dış dünya ile bağlantısı kesilen kadın, sırtında sopa karnında sıpa eksik edilmeyen kadın, sokak ortasında hiçbir suçu olmadığı halde bazı insan müsveddeleri tarafından taciz edilen kadın, mal gibi alınıp satılan kadın, birçok reklamda daha çok satılsın diye bir meta olarak görülen ve kullanılan kadın,  insana ait tüm özgürlüklerin elinden alınıp köle pazarlarında satılan kadın, ne de çok değer veriyoruz değil mi Yaratıcının emanetine?

 Gezmesine, görmesine, okumasına, yazmasına izin verilmeyen bir varlık tabii ki insan olmaktan çıkıp evcilleştirilmiş ve evcilleştirilmeye mahkûm olan bir varlığa döner.  Medeniyet, ilerleme, çağ atlama, üretme, ekonomik açıdan gelişme insana insan olduğu için değer vermekle olur ancak. Amacımız yarımı tamamlamak olmalıdır. Bu amaçla hareket edip eylem ve söylemlerimizi bu gayet doğrultusunda şekillendirip hayatı daha yaşanılabilir bir ortama dönüştürmek bizi arzu ettiğimiz yaşama taşıyacaktır. Fiziksel olarak daha güçlü olan erkek, kadını hegemonyası altına almış ve ona ızdırap, çile, sıkıntı çektirmeye başlamıştır zamanla.  Fiziksel olarak erkek genel olarak güçlü olabilir. Bunun yanında kadın da erkeğe göre birçok alanda önde olduğu unutulmamalıdır. Kadının fıtratında olan özellikler erkekte yok, erkeklerde mevcut olan özellikler de kadında bulunmaz. Ancak bunlar bir araya geldiklerinde anlam kazanır ve birbirini tamamlar. Kadını erkekten üstün ya da erkekten aşağı görmek insani bir bakış açısıyla örtüşmesi mümkün değildir. Tarihin belli dönemlerinde de kadın doğurganlık özelliği ile yüceltilmiş ve tapılacak duruma getirilmiş. Bu da bu çok kısa sürmüştür. Toplumun bereketi, insan soyunun devamını sağlayan, evi çekip çeviren kadın evlenmemişse evde kalmış, çocuğu olmamışsa kısır,  dekolte giyiniyorsa hafifmeşrep, çok gülüyorsa oynak, çok geziyorsa sürtük, bir erkekle ilişkisi varsa o… olarak görülmekte ve bir türlü diğer yarısı ile bütünlerleşememektedir. Namusa dair kavramların sadece kadına kullanılması da erkeğe her türlü namussuzluğu, iğrençliği yapmanın yolunu açmıştır maalesef. Kadın etinden, sütünden, emeğinden faydalanılan, dişiliği kullanılan, duygu ve düşünceleri sömürülen, töre kurbanı, hayat kadını… Saymakla bitiremeyeceğim kadar karalama sözler. Çok yakın zamana kadar birebir tecrübe ettim. Bir kadın erkek evlat doğurduğu zaman tatlı alınır, akrabalar eş dost çağırılır, güzel bir törenle bebek için ad verme töreni düzenlenir. Sevinç ve mutluluk ete kemiğe bürünür. Kız evlat dünyaya getirdiğinde ise kimsenin gıkı çıkmaz bir hüzün ve matem havası sarardı her yeri.

İnsan bütün olumsuzluğu kadına yüklemekten çekinmez ve erkek evlat vermeyen kadının üstüne koma getirilirdi. Buna da kadının kadına şiddeti diyorum. Bu bakış açısı ve hayat anlayışı toplumda o kadar yer edinmiş ki kadın bile problemin kendinde olduğuna inanmış terk edilen veya erkek evlat doğurmayan, kadını aşağılamış ve bu zulmü yapan erkekle evlenmekten çekinmemiştir. Kocası ve çocuklarının yanında sofraya oturmayan kadına bile şahit oldum. Bunu da dine mal ederek uyduruk bir inançla insanların kafasını karıştırıp belli bir süre sonra bunu topluma kabul ettirmeyi başarmışlardır. Devlet adamı, din adamı, insanoğlu gibi ifadelerin genellikle erkeğe kullanılması temeli olmayan bir devlet, yarım bir din, gönülden uzak sadece aklıyla hareket eden bir insan topluluğunun oluşmasına neden olmuştur.

    Saçı uzun aklı kısa, kız gönlüne bırakırsan ya davulcuya kaçar varır ya zurnacıya, oğlan doğuran övünsün kız doğuran dövünsün uzayıp giden hakaret aşağılayıcı ötekileştirici bir dil oluşmuştur toplumda. Kızın gönlünü yok sayıp bu arada da davulcu ve zurnacıyı da küçümseyecek kadar ukala, kız ve erkek doğurma tercihinin kadına bağlı olmadığını bilemeyecek kadar cahil, bir anlayışla kör topal gidiyoruz işte. Bunun yanında üzüntü gibi duyguların sadece kadınlara has olduğunu sanıp karı gibi ağlama, kadınları binek hayvanı benzetmesi ile cinsel açıdan rahatsız eden at gibi kadın, ince ve hassas olmayı kötüleyen hassaslığı kadınlara havale eden karı kılıklı kavramlarını bilinçli veya bilinçsizce kullanırız. Bunları incelediğinizde kadınların ne kadar zulüm gördüğünü ne tür aşamalardan geçtiğini görüyor ve utanıyoruz. Bir ayaktan ve bir koldan mahrum bir insan birçok şeyi yapmaktan acizdir değil mi? Birini yüceltip diğerini alçaltmak da gafilliktir. Sıhhatli bir insan nasıl ki tüm organlarıyla sağlıklı olduğunda hayatta birçok şeyi başarır ve hayatı anlamlı yaşar; bir toplum da ancak erkek ve kadına sadece insan oldukları için değer vermekle yücelir, değişir ve gelişir. Gecenin orta yerinde aniden fenalaşan erkek, hanımı tarafından arabaya bindirilip hastaneye ulaştırılsa iyi olmaz mı? Oysa birçoğumuz direksiyon başında bir kadın gördüğümüzde şaşırıyoruz. Hanımını doktora götüren erkek doğum için özellikle bayan doktoru tercih etmesine ne demeli?  Hem kadınların okumasına müsaade etmeyeceksiniz hem de hanımına kadın doktor baksın diyeceksiniz. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?

     Hz. Meryem’in kocası olmadığı halde Hz. İsa'yı dünyaya getirmesi şaşılacak bir durum değil yaratıcı isterse dilerse erkek olmadan da kadına evlat vereceğini gösteriyor. O zaman nereden geldiğimizi unutmayıp bize annelik ve yarenlik eden insanlarla eşit olduğumuzu üstünlüğün, güçlü olmanın ölçüsünün cinsiyete değil insana ve insanlığa yararlı olmakla olduğunun bilincinde hareket edip kendimizi eleştiri süzgecinden geçirmemiz iyi olacaktır. Hititlerde, Çinlilerde, Yunanlılarda, Eski Roma ve Hıristiyanlarda Yahudilerde Babillerde, Cahiliye Devri Arap toplumunda, toplumumuzda kadın hakkında öne sürülen düşünceler gayriinsanî ve gayriahlâkîdir.

   Her toplumda tüm kadınlara kötü davranıldığı söylenemez. Eş zamanlı olarak kadına değer verenler de vardı, fakat genel olarak değerlendirdiğimizde durum hiç de parlak olmadığından bu durumun düzeltilmesi gerektiğini yoksa telafisi mümkün olmayan bir çıkmaza düşmemiz aşikârdır.

 Dürüst ve kararlı olmayı erkeklere özgü zannedenlerin kullandığı sözünün eri, bilimin Sadece erkeklerin yapabileceğini düşünenlerin bilim adamı, erkek olmayı kutsallaştıran erkeklik öldü mü? Haysiyeti erkeğe has bir özellik olarak kabul edip adamın dibi gibi kadın olmayı aşağılayıp erkek olmayı da yücelten kavramları literatürümüzden söküp daha insani bir dil kullanırsak insana olan bakış açımızı da temeli değiştirmeye adım atmış oluruz.. Çünkü kalpte ne varsa dilden o dökülür. Eskiden belli bir dönemde kadına oldukça önem verildiği de unutulmamalıdır. Eskiden toplumumuzda en önemli sosyal birlik olan ailenin temeli görevini gören kadın, destanlarda, türkülerde, şiirlerde hak ettiği yeri ve değeri ziyadesiyle bulmuştur. ‘’Edebiyatımızda kadın’’ başlıklı bir yazıyı özellikle ele alacağımdan bu konunun ayrıntısına girmek istemiyorum. Eskiden bir dönem kadın erkeğin biricik yoldaşı ve çocuklarının anası olmak gibi çok mühim bir vazife ile görevlendirilmiştir. Bereket kaynağı olarak görülür, kendisine verilen bir takım haklardan dolayı hanların, hakanların ve cengâverlerin önünde saygıyla eğildikleri bir şeref abidesi olmuştur.

    İnsanlar haddini aştığı zaman insanlıktan çıkar.  Bu erkek için de kadın için de geçerlidir. ‘’Her insan kendine yakışanı yapar.’’ sözü tüm insanların kendine çeki düzen vermesi için bir uyarıdır aslında.  Kadın erkek ilişkilerinde tüm suçu erkeğe ve kadına atmak da doğru bir yaklaşım değildir. Kusurlu ve eksik bir bakış açısıdır bu bakış.  Bunların arasını bozmaya çalışan, fitne tohumları ekenleri göz ardı edersek sağlıklı bir değerlendirme yapmamız mümkün değildir.  Ayrı dünyaların insanı olduğu halde kendilerini birbirine uydurmaya çalışanlar zamanla büyük sıkıntıları da beraberinde getirirler. Şimdiki kadın ve erkek arasındaki problemin en önemli ayağını bu oluşturuyor zannımca. Bir türlü kendileri olamıyorlar evlendikleri zaman da görünen ile ortaya çıkan çok farklı oluyor.  Aradan çok kısa bir süre geçince de boşanmaların nedeni de budur. ‘’Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.’’ felsefesini hayatımıza uygularsak tencere kapağını bulur. Hayal edilenle hakikatin birbirini tutmaması büyük sıkıntıları meydana getirir ve hayatı insana zehir eder. Erkek de kadın da kendine eş seçerken karakter yapısını iyi ve sağlıklı değerlendirirse sorun olmayacaktır. Şiir dinleyen, kitap okumaktan zevk alan, eğitimi ve eğitmeyi her şeyin üstünde tutan, dilini terbiye eden, insanlarla iletişiminde içten ve samimi davranan, manevi değerleri maddi değerlere tercih eden birinin bu özelliklerin kenarından bile geçmeyen biriyle bir olması, bütünleşmesi düşünülebilir mi? Anne baba baskısı, sadece zengin olması, çevrem ne der anlayışıyla galeyana gelip evlenmek beraberinde ciddi sıkıntılar getirecektir.   İnsana insan olduğu için değer vermek dileğiyle…

Mehmet ARUTAY

Cendere Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi

Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

 

 

Bu Yazıya Tepkiniz Nedir? Bu yazı 5 ay önce yayınlandı. 405 Defa okundu.