İlk başta kıskançlık normal bir durum görülebilir belki, fakat bunun bir hastalık derecesine varması veya sönmesinde anne baba tutumu çok mühimdir.
Mehmet Arutay

Mehmet Arutay

marutayq@kahtahaber.com


 

  İnsanlar kelimelerle iç içe yaşayan bir varlıktır. Duygusunu, düşüncesini, özlemini, hasretini, yalnızlığını, sevgisini, huzurunu, huzursuzluğunu, dostluğunu, iyiliğini, kötülüğünü, öfkesini,  kızgınlığını nefretini daha birçok duygusunu istemeden de olsa kurduğu cümlelerin arasına sıkıştırır. Bazı duygular var ki kişiye cehennem azabı yaşatır, gün yüzü göstermez, asla mutlu etmez, kişiyi yer, bitirir. Bunlardan en önemlisi ‘’kıskançlık’’tır.

 İblisin Tanrı tarafından cennetten kovulmasının temelinde de Âdem’i kıskanması ve kendisini ondan daha üstün ve faziletli görmesi yatar. İki dünyanın seyrini değiştiren tüm insanlığın hayatını alt üst eden bu olayın sonunda da türlü hilelerle Âdem ve Havva'yı hataya zorlayan şeytan, insanı kandırmış ve insanın cennetten, dünya cehennemine sürülmesine neden olmuştur. Bir yaratılanın kıskançlığı yüzünden yaşam çok farklı bir hal almıştır artık.

    Bütün insanlar anne rahmine düştüğü andan itibaren kişiliği şekillenmeye başlar. Annesinin yediği, içtiği, hissettiği, içinde yaşadığı sosyal yapı, kocası ile olan ilişkisi daha birçok durum çocuğun kişiliğinin oluşmasında bir tuğla vazifesi görür. Bilmeliyiz ki çocuklar insanın istediği şekilde yetişmez yetiştirildiği gibi olur. Bu da bize insanın şekillenmesinde anne, baba ve çevrenin çok mühim bir katkısı olduğunu gösterir. İstisnalar kaideyi bozmaz,  düşüncesinden hareketle ailesinde kavga, gürültünün eksik olmadığı yokluk ve yoksulluk içinde bir yaşam süren, çile deryasında hayata tutunmaya çalışan, çaresizliğin yağmurunda sırılsıklam olan, hayatın çemberinden geçmiş insanların haberlerde, sosyal medyada, yakın çevresinde gördüğü insanların yaşamlarına imrenmesi gayet insani bir duygudur, fakat imrenme hissinden kıskançlık duygusuna doğru gitmesi insanın ve insanlığın felaketini de beraberinde getirir. Varlıklı bir aile ve çevrede dünyaya tatlı bir tebessümle yaşama ‘merhaba’ diyen, bir dediği bir buçuk yapılmamış, yediği önünde yemediğiyle de çöp konteynırlarını doyuran, egosu yetmiyormuş gibi çevresindeki canlılara daha da tepeden bakmak için yüksek topuklu ya da yüksek tabanlı ayakkabı giyen, akıl ve fikir yoksunu, gösteriş budalası, kültür fukarası, bütün gücünü anne ve babasından alan kafasındaki tahtaya bir çivi çakmasını dahi beceremeyen insanların arasında da kıskanma duygusu oldukça yaygındır. Kıskançlığından kudurup aşı olmaya ihtiyaç duyan binlerce insan var yanı başımızda. İnsanların karınlarını doyurmalarına bile tahammülü olmayan bu insanlar Kıskançlık denen ruh hastalığına çoktan yakalanmışlardır. Kişinin kıskandığı eğer suda boğulmuşsa, niye susuz boğulmamış diye kendini perişan eder, arabayla feci bir kaza sonucu ölse, bak arabası da varmış diye parmağındaki tırnakları kemirir. Akşam gölgesini görse kıskandığı kişinin, gölgesi kendinden uzun diye isyan eder. Bir kibrit çöpü nasıl ki önce kendini sonra da koca ormanı yakıp yıkarsa kıskançlık da evvela kişiyi, akabinde de çevresini tarumar eder. Ruh hastalıklarının en zarar ve ziyan verenidir kıskançlık. Aklı serden gider, gözleri kâinatı kapkara görür, kulakları işitme duyusunu çoktan yitirmiştir, vücudu tir tir titrer, uyanıkken rüya görür kıskanç kişi, başkasının ne yapacağından nasıl olduğundan, hangi makama geldiğinden, malıyla mülküyle uğraşmaktan kendi toprağına tohum ekmeyip çoraklaşan beyinler ve gönüller hiçbir vakit hayatta mutluluğun kokusunu dahi burunlarında hissetmeyeceklerdir. Nasıl ki değirmen içine bir şey atılmadığı vakit kendini öğütür ve bitirir insan da kıskandığı kişi yüzünden kendi yeteneklerinden, gücünden, sınırlarından habersiz hayatın yanağına hüzünlü, huzursuz, umutsuz, mutsuz bir şekilde acı bir veda busesi koyar. Hiçbir zaman isteğine kavuşamaz kıskançlık besleyenler.  Kıskançlık, kişinin aslında kendisi ile savaşıdır. Kendine savaş açmış birinin diğer insanlarla barışık olması düşünülebilir mi? Kıskançlık tohumunun hiçbir toprağa iyi geldiği görülmemiştir. Yeryüzünde ne kadar insan varsa o kadar da dünya vardır. İnsanın yaşadıkları ve yaşattıkları hayatın seyrini önemli ölçüde değiştirir ve insanın zaman içinde çeşitli duygu ve kişilik özellikleri kazanmasına yol açar. Hayatı iyi okuyabilen sabrı, hoşgörüyü, tebessümü, iyiliği, yardımseverliği daha da önemlisi ‘insanı’ temeli alanlar iyi bir kişi olarak hayatını sürdürürken; hayatın merkezine tamamen ‘kendini’ yerleştirilenler ise dünyayı mahşer yerine çeviriler ve insanlara acı çektirmekten başka bir muratları yoktur. İnsanları mutsuz edenlerin de muratlarına erdikleri de görülmemiştir. Çünkü kıskanç insanlar yeryüzüne en çok zarar veren ve asla mutluluğun büyüsüne sahip olamayacak dünyanın sırtına bir yüktür. Psikolojik ve fiziksel olarak insanları en çok yıpratan korkunç bir duygudur kıskançlık. Özsaygının köküne dinamit koyup kendisi ile beraber çevresindekileri de havaya uçurup etrafı kan gölüne çevirmekten çekinmez duygunun adıdır kıskançlık. Kıskançlık duygusunun mekân tuttuğu bir yerde mantığa yer kalmaz. Bir zehir gibi insanın vücuduna yayılır ondan sonra ruhun ve bedenin işlevini kaybetmesine neden olur.

   Acıma duygusunu yitirmiş bir ruhun kendine ve çevresine faydalı olması mümkün müdür? İşte kıskanç kişi de insanı insan yapan acıma duygusu bulunmadığından en zararlı hayvana dönüşür. Beyni ve gönlü ele geçiren kıskançlık duygusu kişiye hâkim olur ve sağlıklı düşünmesini engeller. Kişi, kıskandığına bir can düşmanı nazarıyla baktığından elinden gelen kötülüğü ardına koymaz, sürekli bir mücadele içinde hayatını ve hayatları yok etmekten çekinmez. En güzel eylemlerin ve en tatlı söylemlerin arkasında bile art niyet olduğunu düşünür ve her daim karamsar, hüzünlü, gergin ve kinle yaşar.

    İnsan, kendinde ve çocuklarında kıskançlık duygusunu pekiştirecek tarzda yaklaşımlardan kesinlikle kaçınmalıdır. Bilinmelidir ki ağaç yaşken eğilir. Kıskançlığın temelinde de bebeklik ve çocuklukta yaşananların çok önemli bir yeri olduğu unutulmamalıdır. Dünyaya gözlerini yeni açan bebek tüm ailenin gözdesi olur. Korunmaya, sevgiye ve şefkate muhtaç olduğundan anne, baba gereken neyse yapmak zorundadır, fakat diğer çocuklarına karşı davranışlarına çok dikkat etmelidir yoksa çocuk kıskançlığın zehrinin bir damlasını bile alırsa bu durumdan karlı çıkacak kimse olmayacaktır. Kadim kültürümüzde kök salmış bir durumdur kardeş kıskançlığı. İnsanlığın babası Hz. Âdem’in çocuklarından Habil ile Kabil meselesi Kabil'in Habil’i aşırı kıskanması sonucu öldürmesi ve yine Hz. Yakup'un çocuklarından kardeşleri Hz. Yusuf'u aşırı kıskanması sonucu kuyuya atması kıskançlığın hiçbir zaman iyi sonuçlar doğuramayacağını, aksine önlem alınmazsa bir hastalık derecesine varıp ölüm ve ölümlerle sonuçlanacağını gözler önüne seriyor. İlk başta kıskançlık normal bir durum görülebilir belki, fakat bunun bir hastalık derecesine varması veya sönmesinde anne baba tutumu çok mühimdir. Çocuklara paylaşma, sevme, ortak paydada buluşma kültürü aşılanması gerekir. Şayet çocuklara kıskançlığın panzehiri olan bu duygular verilmezse, öğretilmezse hastalıklı insanların daha da çoğalmasına neden olur. Hiçbir bir insan kusursuz değildir. Bizde olmayanı kıskanıp yok etme teşebbüsünde bulunacağımıza, başkalarında olmayıp bizde olanı keşfedip geliştirdiğimiz zaman olumlu ve faydalı sonuçlar elde eder, kıskançlık illetinden de kurtulmuş ve kurtarmış oluruz.

   Kıskançlık; yetersizliğin, sevgisizliğin, çekemezliğin, tembelliğin, bencilliğin, acizliğin, gözü doymazlığın göstergesidir. İnsanlar, sahip olduklarını görmezden gelip hayata her daim bardağın boş tarafından baksa gizli bir savaş meydanına zemin hazırlar. Bu savaştan da kimse karlı çıkmayacak, herkes zarar ve ziyana uğrayıp maddi ve manevi kayıplar verecektir. Kişi içindeki enerjisinin farkına varıp eyleme dökerse kendini bulur ve kimseyi kıskanma gereği de duymaz.

 Şiir, türkü, mani, roman, hikâye ve daha birçok edebi türde kıskançlığa geniş yer verilmiştir. Sevgilinin toprağına kök salmış bir aşk ve sevgide kıskançlığa asla yer kalmaz. Sevgiyle aşkla sahiplenenler kıskanmaz, lakin birbirlerinin sevgisinden emin olmayanlar kıskançlık hastalığının pençesinde kıvranır dururlar, susuz bir çiçek gibi zamanla da kuruyup giderler. Kıskanmak, aşkın kanununda falan yok bunu kim dile getirmişse maşukuna duyduğu sevgiyi bir gönülden ve gözden geçirsin derim. Tek nefes, tek vücut anlayışıyla hareket edenler asla kıskançlığın kahredici, hatta öldürücü pençesine düşürmezler kendilerini. Kıskançlığın kök saldığı bir ailenin akıbeti her zaman hüsranla sonuçlanmış ve sonuçlanmaya devam edecektir. Kıskançlık nedeniyle dağılan aileler, perişan olan ve psikolojik açıdan yıpranan çocuklar, şiddet gören gül gibi insanlar, saksıda suyun içinde dahi kuruyan çiçekler, güneşe rağmen üşüyen ruhlar, gözleri görmeyenler, tertemiz havaya zehir katanlar, insan olmaktan rahatsız olan varlıklar hep kıskançlığın sonuçları değil midir? ‘’Güneşten, gölgeden, esen yellerden, bastığın toprağın her zerresinden, boynuna taktığı beyaz inciden, sana selam verip geçen birinden kıskanıyorum.’’ Bunlar bir şarkının sözleri, sevdiğini bu kadar kıskanan birinin ruh halinden şüphe etmez mi İnsan? Kıskançlığa bu kadar gönül vermiş birinin kalbinde sevdiği insana yer kalmış olabilir mi? Oysaki derin bir aşkla bağlı olanlar aşkı kıskançlığa tercih eder.  Aşkın ve sevginin kılına bile zarar veren her şeyden arındırırlar kendilerini. Hayat arkadaşının boynunu gövdesinden bıçakla ayıran biri ‘’kıskandım yapacak bir şeyim kalmadı.’’ diyor. Siz bu caninin gerçekten sevdiğine ve sevgisine inanıyor musunuz? İnsan sevdiğine kıyar mı hiç? Kıskanç duygular insanı içten içe kemiren, yıpratan, dağıtan ve perişan eden bir hastalık olduğu unutulmamalıdır. Yağmur olup çisil çisil akıp yârin gönlüne hayat vermek varken kıskançlık zehriyle onu soldurmanın ne gereği var? Dikene, ateşe, yokuşa, zora ve insana rağmen iyi olmak, sevdiğimiz insana sahip çıkmak varken kıskançlık toprağına su döküp daha da yeşerterek haset illetine sığınmanın kime ne faydası olacaktır. Bir çay içimi kadar kısa ve geçiciyken yaşadıklarımız bu süreyi de kendimize ve başkasına haram etmenin kötülüğe katkı sunmaktan başka ne işe yarar?

    Kıskançlık, öğrenilmiş bir duygu olduğundan gücümüz yettiğince bu duyguyu öğrenmemeye ve öğretmemeye özen göstermektir, fakat içinde yaşadığımız hayat ve insanlar sürekli kişileri birbiriyle yarıştırdığı ve birbiriyle karşılaştırdığı için kıskançlık duygusu daha da filizlenip boy veriyor maalesef. Birbiriyle karşılaştırıp yarıştırdığımız zaman kişiler kıskançlığa maruz kalıyor.  Bu da toplumun huzursuz olmasına neden olacaktır. Hayatta daima olumlu bakabilen, sürekli iyilik yapma düşüncesi taşıyan, kurumuş bir çiçeği gözyaşları ile sulamaktan çekinmeyen, bir parça ekmeğini dahi paylaşıp doyan ve doyuran kendi sınırlarını bilip ona göre hareket eden, veren el olmak için çalışan, yaraya merhem olmak için gayret gösteren, başkasının daha çok ihtiyacı var düşüncesiyle hareket edip empatinin doruğunu yaşayan bir nesilde kıskançlık barınır mı? Kıskançlığın tohumu da bu İki düşünceden yarıştırmacı bir anlayış ve karşılaştırmacı bir bakış açısından türediği aşikârdır. Bu kavramlar sarmaşığın ağacı sarmalayıp kurutması gibi kişiyi ve etrafındakileri sarar ve kurumaya mahkûm edip kendisini daha da güçlendirir. Bu bize gösteriyor ki günlük hayatımızda insanları birbiriyle yarıştırmayacağız ve karşılaştırmayacağız. Özellikle de evlatlarımıza bunu yapmak zorunda olduğumuzda da birlik ve beraberlik ruhu ile hareket etmelerini, hayata kazanmanın da kaybetmenin de olduğunu derisinin altına yerleştirirsek daha sağlıklı sonuçlar elde edeceğimiz muhakkaktır.

    ‘’Seven kişi kıskanır.’’ sözü ya da ‘’Her kadın kıskanmaktan biraz hoşlanır.’’ lafı sadece cehenneme giden yola döşenmiş iyi niyet harçlarının kamuflajıdır. Unutmamak gerekir ki en etkili zehirler kristal kadehlerde sunulur. ‘’Kıskanç olduğum için mutluyum.’’ diyene henüz rastlamış değilim, çünkü kıskançlık; mutluluğun baş düşmanıdır.  Kıskanarak amacına ulaşan varsa söylesin. Kıskançların ne hedefi bellidir nede amacı.  Bir gizli derttir kıskançlık, onu ancak yaşayan ve yaşatan bilir.  Kıskanç insanın bağrındaki sancı hiçbir vakit iyileşmez. Kıskanç da kıskanılan da iflah olmaz.

‘’Kıskançlık gösterdiğinde bir kıskancın şerrinden sana sığınırım.’’ (Felak Suresi 5. ayet) Yaratıcının bu kelamı bize kıskanç insanların ne kadar tehlike arz ettiğini göstermez mi?  kıskançlık krizine giren çocuk kardeşinin gözünü çıkarabilir, kocasını kıskanan ya da karısına sahiplenme bahanesiyle aşırı kıskançlık duygusu besleyenler gözlerini kırpmadan öldürebilir ve zehirleyebilir. Gözleri kör, kulağı sağır, insani duygularını kaybetmiş insanın yapamayacağı şey yoktur. ‘’Kıskançlık, insanı alçaltan ve küçülten bir duygudur.’’ (Tolstoy)

Kendini yok edecek kadar birini kıskanmak tabii ki insanı alçaltıp küçültür. Antik Yunan konusundaki üstün başarılarından ötürü henüz 20'li yaşlarında iken Basel Üniversitesi'nde Profesör unvanı alan ünlü Alman düşünürü Friedrich Wilhelm Nietzsche: ‘’Yaşama öfkeleniliyorsunuz, haset dolu bir kıskançlık var aşağılamanızın şaşı bakışlarınızda.  Ben sizin yolunuzdan yürümüyorum.’’der.

   Biz hayatımızın hiçbir karesine kıskanç insanları koymayacağız. Onların yolunun kenarında dahi yürümeyeceğiz ki erdemli bir insan olarak toprağa can verebilelim. Birbirimizi tamamlama ve tam anlama düşüncesinden hareketle havaya güzel kokular bahsedip toprağa iyilik ve güzelliğin tohumunu ekelim ki sevginin, barışın, birlik ve beraberliğin meyvesini biçebilelim. Tüm insanların kıskançlık illetinden kurtulması temennisiyle…

Mehmet ARUTAY

Cendere Meslek ve Teknik Anadolu Lisesi

Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

 

Bu Yazıya Tepkiniz Nedir? Bu yazı 1 ay önce yayınlandı. 4049 Defa okundu.