İnsanın doğup büyüdüğü kendi köyü ile ilgili bir şey yazması sanıldığı gibi kolay olmasa gerek.
Mehmet Cömert

Mehmet Cömert

mehmet.comert@kahtahaber.com





 İnsanın doğup büyüdüğü kendi köyü ile ilgili bir şey yazması sanıldığı gibi kolay olmasa gerek. Hele bu köy tarih öncesindeki kadim medeniyetlere beşiklik, başkentlik yapmış bir köy ise çok daha zor. Bugün ‘Eski Kahta Köyü’ diye andığımız yer aslında antik bir kenttir. Çünkü çevrede bulunan tarihi kalıntıların her biri buranın çok önemli ve büyük bir kent olduğunu gösteriyor. Arsemia ve Yeni kale diye adlandırılan kalıntılar ile beraber Cendere köprüsü, Karakuş tepesi ve tabi ki güney torosların en yüksek zirvesi (2150) üzerindeki tümülüs (anıt mezar) bu antik şehrin sınırları olarak kabul edilmelidir. Yaşlı büyüklerimizin aktardıkları sözler de bunu doğrular mahiyette idi. Dilden dile bize kadar ulaşmış rivayetlere göre köyümüzün şimdiki yerleşim alanından Cendere köprüsü yakınındaki düzlük arazi (médan) ye kadar olan geniş alan meskun halde imiş. Köyün bugünkü yerleşim alanı etrafında altmışlı yıllarda yapılan arkeolojik kazılar esnasında ortaya çıkan manzaralar da bu iddiayı destekler mahiyetteydi. Ekilip biçilen çoğu tarlanın içinde mahalleler çıkmıştı. Bundandır ki ziraî alanların çoğu taşlıdır. Yüzeye çıkan taşları bu yıl temizlersiniz ertesi yıl yeni taşların çıktığını görürsünüz. Babam rahmetlik ‘ Erdé me keviran dizén’(bizim tarlalar taş doğurur) derdi.
Kommagene İmparatorluğunun Başkenti Samsat mı yoksa Kahta mı?
Ben tarihçi değilim. Ve tarihçilerin Kommagene İmparatorluğunun başkenti olarak Samsat’ı göstermelerini hangi bilgi ve belgelere dayandırdıklarını da doğrusu bilmiyorum. Ancak kişisel kanaatim bu imparatorluğun başkentinin Samsat değil, Kahta olduğu yönündedir. Neden derseniz şunları söyleyebilirim: Evet, Samsat Kommagene İmparatorluğu döneminde de, ondan önceki dönemde de önemli bir merkezdi. Ekonomik ve ticari açıdan olduğu kadar kültür ve sanat açısından da önemli bir konuma sahipti. Antik dönem Yunan filozoflarından Lucianus bilindiği gibi Samsatlıdır. Samsat’ın sadece coğrafi konumuna bakınca bile buranın iki bin yıl önce hüküm sürmüş bir imparatorluğun başkenti olamayacağını anlarız. Çünkü korunaklı bir konumu yoktur. Yerleşim alanı düz bir ovadır. Oysa eski devletler için en önemli ve öncelikli olan şey güvenlikti. Hele bu devletin başkenti ise çok korunaklı bir konumda veya oraya yakın bir yerde olması gerekirdi. Şayet Samsat başkent olsaydı etrafının surlarla çevrili olması gerekirdi. Hem Samsat Kommagene İmparatorluğunun doğudaki sınırı olan Fırat nehrine sıfır noktada bir yerleşim alanıdır. Başkentin sınırın böylesi bir noktasında kurulmuş olması her açıdan sakıncalı bir durumdur. Bu sebeplerden dolayı Samsat’ın değil, Eski Kahta’nın Kommagene imparatorluğun başkenti olduğunu söylemek daha makuldur. Gerek Cendere köprüsü gerekse imparatorluğun ünlü kralı Antikos’un anıt mezarının bulunduğu tümülüs ve karakuş tepesi gibi önemli yapıtların Kahta’ya yakınlığı da buranın idare merkezi olduğunun diğer bir delilidir. Aslında tek başına Kahta kalesi bile buranın başkent olduğunu göstermeye yeter de artar.
Kısa bir tarihçe
Kahta, Kommagene İmparatorluğunun kuruluşuna kadar ( MÖ 69) Hititler, Mitaniler, Aramiler, Asurlular, Persler ve Doğu Roma imparatorluğu egemenliklerinde kalmıştır. Kommagene İmparatorluğu MS 72’de Romalılar tarafından ortadan kaldırılır. MS 670’de Emeviler, 926’da Hamdaniler, 1226’da Selçuklular,1284’e kadar Memlüklüler ve 1516’da bölge Osmanlı hakimiyetine girmiştir.
1 Mart 1919’a kadar kimi zaman Elazığ, Maraş ve Diyarbekir vilayetlerine bağlanmış olan Kahta, bu tarihten günümüze kadar bir köy olarak varlığını sürdürmektedir. İlçe merkezi 1919’da bugünkü Kahta (Kolik) ya nakledilmiştir. Bu nakil olayının tamamen siyasi sebeplerle gerçekleştiği, ilçe statüsü ile beraber adının da (Gexte-Kahta) haksız bir şekilde gasp edildiğini belirtmeden geçmemek gerekir.
Yeni kale ve Arsemia
Kahta’nın yerleşim alanının güneyinde birbirinden ayrı iki büyük kaya üzerinde kurulu kaleler vardır. Bunun ilki yerleşim alanına yakındır ve Yeni kale olarak adlandırılmaktadır. Diğeri ise biraz daha güneyde ve Eski kale veya Arsemia olarak anılmaktadır. Yeni kale, tarihten günümüze ulaşmış en görkemli eserlerden olsa gerek. Kommagene İmparatorluğunca kurulduğu var sayılan kalenin İslami dönemde bazı ekleme ve restorasyonlardan geçtiği anlaşılmaktadır. Diğer bütün kaleler gibi bu kale de savaş dönemlerinde korunma ve savunma amaçlı olarak inşa edilmiştir. Ön cephesi baştan sona büyük taşlarla ortalama on on beş metre yüksekliğinde örülmüştür. Bu dış duvar, kale kapısındaki kitabeden de anlaşıldığı gibi Müslüman Araplar tarafından inşa edilmiştir. Çok korunaklı olan kalede mescit, çarşı, cezaevi ve kalenin en üst noktasında bir su deposu bulunmaktadır. Ayrıca kale dibinden geçmekte olan Kahta çayına ulaşan bir su yolu da bulunmaktadır. Kısacası tehlike ve savaş anında güvenliği koruyacak, hayatın devamını sağlayacak asgari ihtiyaçların karşılandığı mini bir şehir durumundadır yeni kale. Kalenin görünüşü gerçekten muhteşem ve büyüleyicidir. Ne yazık ki bu son üç yıl zarfında kalenin bir duvarının yıkımı sonucu başlatılmış restorasyon çalışmaları yapının orjinalitesine önemli ölçüde halel vermiştir.
Çevrede yapılan arkeolojik çalışmalar.
Osmanlı idaresi döneminde bölgenin tarihi kimliği ile bağdaşır seviyede hizmet aldığını söylemek zordur. Dünyanın sekizinci harikası olarak görülen tümülüs ve etrafındaki dev tanrı heykelleri doğanın insafına terk edilmiştir. Ta ki 1838’de Osamanlı ordusunda görevli bir alman subay Helmut Von Moltke avlanmak amacıyla tümülüse gelene kadar. Kim bilir burayı ilk defa gören bu zat ne kadar sevinmiş ve heyecanlanmıştır. Takip eden dönemde 1881’de alman mühendis Karl Sester’in verdiği bilgiler doğrultusunda Kraliyet Akademisi tarafından bir ekip görevlendirilir.
Daha sonra alman mühendis Karl Human ve İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin kurucusu Osman Hamdi Bey’in de katıldığı çalışmaları kaydetmek gerekir. Asıl önemli çalışmalar ise 1953’ten 80’li yıllara kadar Amerikalı arkeolog Theresa Goell ve alman Friedrik Karl Dörner tarafından gerçekleştirilmiştir.
Kimseyi itham etmek istemem, ama bu arkeolojik kazılar esnasında önemli bazı tarihi eserlerin yurt dışına kaçırılmış olduğu kanaati mevcuttur. İlgili arkeologların yanında çalışmış bazı köylülerimizin söyledikleri de bu kanaati pekiştirir mahiyette idi. Tarihi geçmişine ilgisiz bir ülke olduğumuzu söylemeye gerek yok. Anadolu’da çok önemli bazı tarihi eserlerin dışarıya kaçırıldığını ve bunlardan bazısının hâla iadesinin gerçekleşmediğini hepimiz biliyoruz.
Osmanlı’dan günümüze Kahta.
Osmanlı döneminde Kahta’nın konumu ve durumuyla ilgili bilgiler elbette ki arşivlerdedir. Bu bilgilerin bazısı da Diyarbakır Salnamelerinde yer almaktadır. Detaylı araştırmalar dikkatli ve uzun bir arşiv araştırması gerektirir. Bu yazımız sadece bir tanıtma mahiyetindedir. Kahta’nın ilçe statüsü 1919’a kadar devam etmiştir. Diyarbakır salnamelerinden öğrendiğimize göre bugün birer ilçe olan Sincik ve Gerger o dönemde Kahta’nın nahiyesidir. Nüfus beş bin civarındadır. Müslüman nüfus ile gayrı Müslim nüfus oranları da salnamelerde yer almaktadır. Buna göre gayrı gayr-ı müslim Ermeni nüfus % 30 civarındadır. Büyüklerimizden duyduğumuz bilgiye göre köy merkezinde iki kilise ve bir cami vardı. Şu an cami geçirdiği değişikliklerle beraber varlığını sürdürürken söz konusu kiliselerden günümüze kalan herhangi bir kalıntı yoktur.
Kahta bir barış ve dostluk adası
Osmanlı ülkesi değişik dinlerden ve milliyetlerden toplumları içinde barındırıyordu. Çok sesli, çok renkli bir havanın hakim olduğu Kahta’da inanç sahipleri arasında olumsuz bir olayın cereyan ettiğiyle ilgili hiçbir resmi ve gayrı resmi bir bilgi mevcut değildir. Bunun tek istisnası 1915’ de meydana gelen Ermeni tehciri olayıdır. Büyüklerimiz bunu ‘qefle’ diye anarlardı. Bilindiği gibi bu olay imparatorluğu savaşa sokmuş olan İttihat ve Terakki yönetiminin marifetidir. Tehcir olayında Kahta önemli bir merkez durumunda olmuştur. Kuzeyden gelen kafileler buradan geçerek güneye, Suriye’ye doğru yol alırken büyük acılar yaşanmıştır. Yönetimin aldığı kararı çok sert bir şekilde uygulayan yerel bazı yöneticiler nefretle anılacak bazı olaylara sebebiyet vermişlerdir. Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki bu olaya tanıklık etmiş yaşlılarımız olayı anlatırken hep hüzünle anlatırlardı. Bu şu demektir , halkımız asla yüzyıllardan beri beraber yaşadıkları Ermeni vatandaşlara uygulanmış bu tehcir ve tenkili tasvip etmemişlerdir. İmkanı olan vatandaşlar bazı kişi ve aileleri korumaya çalışmışlardır. Tabii ki bunun yanında bilinçsizce kimi acı olayların meydana gelmesine sebep olan cahil kişiler de olmuştur.
Köyümüz cumhuriyet döneminde adeta unutulmuştur. Tarihi zenginliklerin göbeğinde yer alan bir yerin bu duruma düşürülmesi düşündürücüdür. Kırklı yıllarda Adana ve Malatya’ istikametine doğru başlayan göç altmışlı yıllardan sonra İstanbul’a taraf kaymıştır. Bugün bazı aileler tamamen, çoğu ailelerde kısmen İstanbul’a taşınmış durumdalar. Köyde kalanlar ise tarım ve hayvancılıkla geçimlerini sağlamaktadırlar.
Tarihimin, coğrafyamız ve hayat kaynağı değirmen suyumuz gibi insanımız da değerlidir.
Kahta insanının değerini çevresi ve onları tanıyanlar çok iyi bilir ve takdir eder. Genç kızlar bir Kahta’lı ile evlenmenin hayalini kurar. Ve dilden dile dolaşan şu meşhur söz dillerinde terennüm eder: ‘Bila î Gexti be, qe bila î tî û birçî be’ ( Keşke Kahtalı biri ile evlenseydim de varsın aç ve susuz biri olsaydı)
Hele insan memleketten uzak kalınca bu bir hasrete dönüşüyor. Memleketle ilgili bir resim ve görüntü gözüme iliştiğinde meşhur şairin o güzel dizelerini mırıldarım.
Sen benim,
Esaretim ve hürriyetimsin.
Çıplak bir yaz güneşi altında yanan etimsin.
Sen memleketimsin…
Ela gözlerinde yeşil hareler
Büyük, mağrur ve muzaffer.
Ulaşıldıkça ulaşılmaz olan
Hasretimsin..


Bu Yazıya Tepkiniz Nedir? Bu yazı 1 yıl önce yayınlandı. 2929 Defa okundu.