Eskiden köy yerinde herkes birbirini aslıyla faslıyla tanırdı.
Mehmet Cömert

Mehmet Cömert

mehmet.comert@kahtahaber.com





 

Eskiden köy yerinde herkes birbirini aslıyla faslıyla tanırdı. Olup biten hiçbir  olay  yorumsuz kalmazdı. Ancak belli bir konu üzerine yapılan olumlu ve olumsuz yorumlar, olay kahramanının ailesi ile muhakkak ilişkilendirilirdi. İyi bilinen bir aileye mensup bir şahıs,  yanlış bir iş yaptığında,  hayret ve teessüfle karşılanır; yapılan yanlış  iki kat daha büyük görülür ve şiddetle kınanırdı. 'Demek ki ahir zaman yakın..!' mealinde ifadelerle iyi insanlar arasındaki ahlaki  çözülmeye, yozlaşmaya  sert tepki gösterilirdi. 
 
 Aynı şekilde  kötü şöhret sahibi  ailelerden bir kişinin  iyi davranışı da  takdirle karşılanır ve   ' Allah   veli'den hâli (boş,yaramaz adam)yi, hâli'den de veli'yi yaratır.' atasözü ile  'köt'ünün yanındaki 'iyi',  fark edilir ve  takdirle karşılanırdı.

Eski köy kültürümüzdeki   bu ince fıkıh ve anlayışı takdir etmemek elden değil. Bugün ise  kaybettiğimiz bu asil anlayışın fukarası olmuşuz. Yapılan işe değil, yapan kişiye göre hüküm vermek durumuna düşmüşüz.
 

Şimdi köydeki bu  gerçekliği  büyütüp küresel boyuta aktardığımızda  ortaya çıkan tabloda  kendimizi (İslam dünyası) ve Batı'yı görürüz. Burada  Batı'dan kastım, batı toplumudur. Bizim geçmişimiz onların bugünü, onların geçmişleri de bizim bugünümüz olmuş.Tarihe dikkatle bakan kişi bu değişimi  anlamakta  zorluk çekmez.
 
Bilindiği üzere tarih tek bir çizgi üzerinde düz olarak ilerlemez. Tarihin seyri inişli ve çıkışlıdır. Bu konuyu  veciz bir şekilde dile getiren  bir Kürt atasözünü zikretmeden geçemeyeceğim.
 
Atasözü şöyle der: ' Dinya bi dor e;  geh li jér e, geh li jor é.( Mealen: ' Dünya hayatı durağan değil, hareketlidir. Bazen yukarıda bazen de aşağıda seyreder'.)
 
İslam ile kurduğumuz sağlıksız ilişkimizin bizi getirdiği nokta hem çok hazin, hem de düşündürücüdür. Zirvelerden yuvarlanıp derin çukurlara düştük. İnsanlığın, insani değerlerin ana yurdu olan coğrafyamızın yaşadığı durum gerçekten vahimdir. Avrupa medeniyeti ile İslam medeniyeti arasındaki devasa farklar,   tersine bir süreçle yer değiştirmiş.Yani, sanki bizim medeniyetin ruhu  Avrupa’ya, ortaçağ karanlık Avrupa’sının ruhu da bize göçmüş.
 
On yedinci asırdan   itibaren dünyada olup bitenlere kayıtsız kaldık. Özellikle Avrupa'daki yeni gelişmeleri görmezden geldik. Epey uzun bir süre  'bu keferelerin kendilerine bir hayrı yok; bize ne yararları olacak..!'  tarzındaki kibirli anlayışı sürdürdük. Çok önemli gelişmeleri küçümsedik. Aradan çok zaman geçmedi ki, kaale almadığımız bu gelişmelerle güçlenen Avrupa'nın  hayranı kesildik. Hem  de tarihte eşi benzeri görülmemiş bir hayranlık. Nihayette mecnunî bir  aşka dönüşen bu sevda uğruna  kendimizi inkar ettik. Teşbihte hata olmasın, kimi tasavvufi meşreplerde insanın Allah karşısında kendi varlığından vazgeçişini formüle eden  'la mevcude illa hu' (Allah'tan başka varlık yoktur) zikri gibi,  Osmanlı intelijansyası da  'la mevcude illa Avrupa' diyecek ölçüde  işi abarttı.
 
Kutsarcasına bir tavırla dünyayı Avrupa’dan ibaret saymak  çok yanlıştı. Tabi ki, bunun tam   aksine, onu önemsememek, yok saymak da...
Maddi güç alanında devleşen Avrupa, manevi açıdan çok zayıftı. Onların bu maddi ilerlemişliği bizi büyüledi.Kendimizi onlara benzetme hastalığına tutulduk ve  bu sebeple bizi asıl güçlü kılan manevi kaynaklarımızı kuruttuk; kendi ellerimizle felaketimizi hazırladık. Sonuçta Avrupa’nın maddi gelişmişlik seviyesine  ulaşamadığımız gibi, elimizdeki en büyük güç kaynağımız olan manevi  değerlerimizi de heba ettik.
Geçen hafta  Londra'da yapılan  Belediye Başkanlığı seçimlerini İşçi Partisi adayı Pakistan asıllı Müslüman bir şahsiyet olan 'Sadık Han' kazandı. Bu olay bana bir kez daha İslam dünyasının mevcut halini hatırlattı.
 

Haçlı zihniyetinin ana yurdunda, kalbinin merkez noktasında meydana gelen bu olayı doğru bir şekilde nasıl okuyabiliriz?  Biz gerçekten Avrupa toplumunu ciddi bir manada tanıyor muyuz? Tanımanın ötesinde anlamak için çaba harcıyor muyuz? Bu ve benzer soruların çoğumuzun zihnini meşgul ettiğini tahmin ediyorum. Bu soruları görmezden gelir, ya  da doğru cevaplayamazsak,  tarihi tekerrür ettirme hatasını işlemiş   olmaz mıyız? Yani Osmanlının ikiyüz yıl önce işlediği  o görmezden gelme ve küçümseme hatasını..
 
Evet atalarımızın dediği gibi 'Baş kes, insafı elden bırakma!' Londra seçmeninin  bütün  mevcut  olumsuzluklara rağmen verdiği bu karar, üzerinde durulmayı hak ediyor bence. İslam dünyasında hal-i hazırda cereyan eden olaylar ile Londra seçimlerinden  çıkan sonucu karşı karşıya koyduğumuzda neler hissedecek, neler söyleyeceğiz?
Avrupa'yı eleştiriyoruz. Bunda bir yanlışlık veya anormallik yok. Avrupa'nın eleştirilecek bir çok tarafı var elbette. Ancak normal olmayan şey,  başkalarını eleştirirken kendimizi unutmak;  yanlışlarımızdan dolayı kendimizi değil,  hep başkalarını suçlu görme tavrımızdır.
 
Şimdi insafla söyleyelim. İslam dünyasında işlenen zulüm ve haksızlıklar başka hangi ülkelerde  var..? Özgürlükler ve insan hakları konusunda karnesi bizden daha kötü olan biri var mı?
   
 Mesela Avrupalıları, Suriyeli mülteciler konusundaki tavırları dolayısıyla eleştiriyoruz,  kınıyoruz.
Doğru.
Avrupa yönetimleri bundan daha fazla eleştiriyi de  hak etmiyor değiller.
Ancak diğer yandan  körfezin zengin ülkelerinin, mültecileri neden kabul etmediğini  hiç sorgulamıyoruz?
Suriyeli mültecileri  kabul edenler de  hep fakir ülkeler; Ürdün,Lübnan Sudan ve Türkiye. Petrol zengini körfez zenginlerinden çıt çıkmıyor.
Peki Avrupa’da dini inanç ve faaliyetlerinden dolayı idam edilen, cezaevinde olan tek bir insan var mı?
Yok.
Allah aşkına bir de şu  Mısır ve Bangladeş'e bakın!
Ya Suudi'nin düzinelerle kafalarını  uçurduğu masumlar?
Avrupa bugün   İslam dünyasındaki zulüm ve tecavüzlerden kaçan insanlarla dolu.. İnsanlarımız,  ülkesinde yaşadığı zulümden kurtulmak için Avrupa’ya göçüyor. Mısır firavunundan kaçan çoğu Müslüman bugün İngiltere'de. İnsanlarımız Avrupa sahillerine ulaşmak için ölümü göze alıyorlar; binlercesi denizde boğuluyor, çocukların cesetleri kıyılarımıza vuruyor.
 
Pakistan asıllı bir otobüs şoförünün oğlu Londra'nın belediye başkanı oluyor. Londra seçmeni, seçtiği kişinin ırkına, dinine değil, ehliyetine bakıyor çünkü.
Ya bizde?
Söylenecek o kadar çok şey var ki..
Dünya'ya 'adalet' ve 'rahmet' dağıtma  misyonunun sahibi  biz Müslümanların mevcut  hali,  'kıyamet yakındır' dedirtecek kadar vahimdir malesef.
 
Bütün bu olumsuzluklara rağmen  umudumuzu koruyoruz. Kıştan sonra baharın geleceğini tarihin tecrübelerinden  biliyor; Kur'an'dan okuyarak da bu hakikate iman ediyoruz.
 


Bu Yazıya Tepkiniz Nedir? Bu yazı 2 yıl önce yayınlandı. 29614 Defa okundu.