Şayet bulanık bir suda kavga eden iki balık görürseniz, biliniz ki oradan biraz önce çaylak bacaklı bir İngiliz geçmiştir
Mehmet Cömert

Mehmet Cömert

mehmet.comert@kahtahaber.com


 

    
Dünden Bugüne Ortadoğu

Dün,
bugünün anısıdır ve yarın bugünün çocuğudur.

 (İbn-i Haldun)

 

Ortadoğu coğrafyası bugün tarihinin en
zor dönemlerinden geçiyor. Osmanlı’nın tarihe karışmasından sonra, coğrafyamız
İngiliz ve Fransızların işgaline uğradı. Bölge, bulundurduğu zengin enerji
kaynakları açısından öteden beri büyük devletlerin iştahlarını kabartıyordu.
İkinci dünya savaşına kadar Emperyalist güçlerin rekabet sahası haline gelen
bölge, savaşın ardından ağırlıklı olarak Amerika'nın etki alanına girdi.

Ekonomik açıdan bakıldığında, dünya
petrolünün % 70'i, doğalgazın  %35'i bu
bölgeden çıkarılmaktadır. Coğrafi açıdan da bölge eşsiz bir konuma sahiptir.
Süveyş, boğazlar, Basra körfezi gibi önemli geçiş yolları, bölgeyi önemli kılan
etkenlerin başında geliyor. Ayrıca semavi dinlerin doğup yayıldığı yer olması
ve İslamiyet, Hıristiyanlık ve Yahudilik nezdinde kutsal bilinen Kudüs'ün
burada olması bölgeyi öteden beri ilgi odağı haline getiren diğer önemli
sebeplerden biridir.

Asırlardan beri yurtsuz yaşama zilletini
yaşamış Yahudi milleti, Osmanlının hasta adam olarak anılmaya başlandığı on
dokuzuncu asrın sonlarında Filistin'de kendilerine bir yurt hayal etmeye başlar
ve bu amacı gerçekleştirecek olan Siyonist hareketi oluşturur. Osmanlı devleti
zayıf olmasına rağmen tahttaki Padişah  II. Abdülhamit, Siyonistlerin bu hedefe
varmalarına engel olur.

Osmanlının yıkılmasından sonra ise
Filistin İngiliz manda yönetimi altına girer. Yahudiler bunu fırsat bilerek
harekete geçerler.Filistin topraklarına dünyanın değişik yerlerinden Yahudiler
göç ettirilir. Kurdukları terör örgütleriyle tedhiş hareketlerine başlayan
Siyonistler, en son 1948’de bir devlet kurmaya muvaffak olurlar. Adı İsrail
konan bu devlet, kurulduktan bu yana bütün 
bölgenin ve İslam âleminin  yegâne
sorunu olmuştur.

 
‘Ortadoğu' ismi, coğrafyamız için uğursuz bir adlandırma olmuştur.  Bölgeye bu adı verenler, insanlığa ve
Müslümanlara en çok acı çektirmiş olan İngilizlerdi. Son yüzyılda dünya çapında
insanlığın çektiği eziyetlerin en büyük faili şüphesiz ki İngilizlerdir.
Sömürgeciliğin sürdüğü asırlarda Afrika, Asya ve Amerika kıtalarında meydana
gelmiş katliam ve talanların kahir ekseriyeti de ingilizlerin  eliyle gerçekleşmiştir. Yani geçen asrın
büyük şeytanı İngilizlerdi. Neredeyse kımıldayan her taşın altından onlar
çıkıyordu. Meşhur bir Kızılderili atasözü bu hakikati şöyle ifade eder: ‘Şayet bulanık bir suda kavga eden iki balık
görürseniz, biliniz ki oradan biraz önce çaylak bacaklı bir İngiliz geçmiştir
.'

Bölgemiz bugün tartışmasız dünyanın en
sorunlu noktasıdır. Yüzyıl önce  dış
müdahaleler ve işgallerin doğurduğu proplemler henüz bitmemişken yeni bir
müdahale gerçekleşti ve bunun ne zaman sona ereceğini de kimse kestiremiyor.
Yaklaşık yirmi yıl önce başlamış ve devam eden bu ikinci dalga müdahale
neticesinde Afganistan ve Irak işgal edildi. Milyonlarca Müslüman katledildi.
Suriye iç savaşında yüzbinlerce insanın kanı aktı ve bu kan hâlâ durmuş değil.

Geçen asrın ikinci yarısından sonra
sözde bağımsızlıklarına kavuşan bölge ülkelerinde,  batının kuklası diktatör idareleler hakim
kılındı. Bu yönetimler, işgalci İsrail ve destekleyicilerine karşı hiçbir şey
yapmadılar. Yaptıkları tek şey, yönettikleri Müslüman halkın sesini kısmak,
onlara enva-i türlü baskı ve işkenceler uygulamak oldu. İsrail'e karşı
yenilginin oluşturduğu ayıbın ve zilletin baskısını bu şekilde gizlemeye,
örtmeye çalıştılar.

Bu kukla yönetimler ve orduları hakkında
Merhum Şehit Seyyid Kutup şu doğru
tespiti yapar:

Şu
gördüğünüz Arap ordularının varlığı, İslam'ı ve Müslümanları korumak ve onları
savunmak için değildir. Tam aksine bu ordular sizi, çocuklarınızı ve
kadınlarınızı öldürmek için var olmuşlardır. Yahudi ve kâfirlere bir tek kurşun
dahi asla sıkamazlar.’

 

Yüz yıl önce masa başında cetvelle
çizilen yapay sınırlar şimdi yeniden çizilmek isteniyor.Devam  eden mevcut 
dolaylı  ve doğrudan müdahalelerin
amacı budur.Bu yeni müdahalenin 
sanılandan daha uzun bir sure alacağı varsayılıyor.Çünkü bölge   yüz yıl öncesindeki bölge değildir.
Zayıf  da olsa, ABD ve müttefiklerine
direnç gösteren  bir güç var.

Bu müdahaleler   bölgemizi 
siyasi ve ekonomik istikrarsızlığa sürükledi. Sabah gördüğünüz
manzaranın, akşamleyin tam tersini görebiliyorsunuz. Yaygın ifadesi ile
Ortadoğu’da iki kere iki bazen üç, bazen beş, bazen bambaşka bir şey olur da,
dört olması  nadir görülür.
İstikrarsızlığın  kalkması için  müdahalelerin sona ermesi lazım. Bu da, bölge
ülkelerinin kendi aralarındaki sorunlarını kendi elleriyle çözmeleri ve sorunun
asıl kaynağının bu dış müdahaleler olduğunu anlayıp  güç oluşturmalarıyla  mümkündür ancak.

Bölgemizin yaşamakta olduğu  bu sıkıntılar yeni ama çok büyük bir doğumun
sancılarıdır. Yaşanan Arap baharı ‘fecr-i
kazip’
idi. Bu yeni gelecek olan ‘fecr-i
sadık’
tır inşallah. Bu doğumun çok yakın olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü
sancıları çok şiddetlendi.

Bölgede ilk olarak, İran halkı 1979'da
ülkeyi yöneten diktatör rejime karşı ayaklandı. Tarihin ve bölgenin seyrini
değiştiren İslam İnkılâbı gerçekleşti. Ümmetin silkinişi yolunda beliren bu ilk
işaret bütün Müslümanların gönlünde zalimlere karşı direnişin ilham kaynağı
oldu. Bu İnkılâbın ezilen halklara verdiği mesajlar bölgenin diktatör rejimleri
ile onları himaye eden büyük güçleri korkuttu. Ve çok geçmeden Saddam Hüseyin öncülüğünde İslam
İnkılâbına karşı başlatılan saldırıya, çoğu Arap devletleri ile beraber bütün
Batı dünyası da destek sağladı.

İsrail'e karşı hiçbir şey yapmayan
zengin Arap ülkeleri, sekiz yıl boyunca İran'a karşı savaşan Saddam'a destek
sağladılar. Uzun süren savaşta iki milyona yakın Müslüman’ın kanı aktı.

İran'da meydana gelen bu inkılâbın
üzerinden otuz beş yıl geçtikten sonra, bölge yeniden bir hareketlilik ve
dalgalanmaya sahne oldu. Arap baharı denilen süreçte halk sokaklara döküldü ve
önemli diktatörler koltuklarını ve iktidarlarını yitirdiler. Bunların kimisi
ülkeden kaçtı, kimisi istifa etti, kimi de halkın eliyle linç edildi. Halk
hareketinin bu  dalgası Suriye'ye gelip
dayanınca işler değişti.

Suriye'de ilk aylarda başlayan barışçı,
sivil eylemler çok geçmeden bazı dış güçlerce silahlandırıldı. İran karşıtı
cephe tarafından silahlandırılan muhalif güçler ile rejim ordusu arasında altı
yılını tamamlayan iç savaşta maddi ve manevi hasar çok yüksek rakamlara ulaşmış
bulunmaktadır. Altı yüz bini aşan can kaybı; on binlerce kayıp ve iki yüz bine
yakın cezaevlerinde insan. Dışarıya kaçabilmiş mültecilerin dramı ve içeride
açlıktan ölen çocuklar ile beraber daha nice acılar yaşıyor Suriye halkı.

Dış müdahalelerin ve büyük devletlerin
oyunları   aşağıda okuyacağınız hikayede
kurgulandığı gibi gerçekleşti. Hikaye şöyle:

Amerika’da siyaset eğitiminin verildiği
askeri bir okulda, öğrenciler hocayı beklerken ışıklar kapanmış ve bir çizgi
film gösterilmeye başlanmış.Filmin adı  ‘Küçük Tavuk’. Bir kümes var. Kümeste
birçok tavuk ile genç ve küçük horozlar, bir de kümesin yaşlı ve büyük horozu
bulunuyor. Kümesin etrafında da bir tilki dolaşıyor. Yaşlı ve büyük horoz,
tilki içeri girmesin diye kümesin kapısını sıkı sıkıya kapatmış, tavukları
dışarı bırakmıyor. Tabii dışarı çıkamadıkları için doğru dürüst yemlenemeyen
tavuklar da zayıf ve küçük tavuklar. Yaşlı ve büyük horoz ise dışarı
bırakmadığı tavuklara ölmeyecek kadar mısır tanesi dağıtarak yaşamalarını
sağlıyor.

Kümese giremeyen tilki bunun üzerine
kümesin tellerinde küçük bir delik açarak küçük ve genç bir horoza sesleniyor
ve ona biraz mısır veriyor. Küçük ve genç horuz, kümese her gün düzenli olarak
gelen tilkinin getirdiği mısırları bir güzel yer.

Bir süre sonra tilki küçük ve genç
horoza tek başına yiyebileceğinden fazla mısır verince genç horoz hem kendisi
yiyor hem de diğer tavuklara mısır dağıtıyor. Böylece yavaş yavaş yaşlı ve
büyük horozun kümesteki gücü kırılıyor. Horozun etrafındaki tavuklar azalmaya
başlıyorlar. Artık popüler olan genç ve irileşen horozun etrafında ise tavuklar
toplanıyor.

Bu aşamada tilki kümesin kapısının önüne
mısır bırakıyor. Kümeste bir tartışma çıkıyor. Kapıyı açalım mı açmayalım mı
diye. Sonunda korkarak kapıyı açıyorlar ve kafalarını dışarı uzatıp yemlenip
hemen geri çekiyorlar. Bir süre böyle devam ediyor. Hiçbir şey olmuyor.
Kümesteki tavuklar rahatlıyor. Korkuları azalıyor. Nihayet bir gece tilki
kümesin önündeki avluya mısır döküyor. Artık korkusuz olan tavuklar genç ve
güçlü horozun öncülüğünde dışarı çıkıyor ve rahat rahat yemleniyorlar.

Kümesteki her tavuk semiriyor. Tilki bir
süre sonra gece kümesin kapısından kendi mağarasına kadar mısır tanelerini
döküyor. Sabah kümesten çıkan ve korkusuzca yemlenen tavuklar yemlene yemlene
mağaraya kadar gidiyorlar. Sonra mağaraya giriyorlar. Onları içeride bekleyen
tilki bütün kümes mağaraya girince mağaranın kapısını kapatıyor.”

Çizgi film burada bitmiş. Işıklar
yanmış. Ve dersin hocası kürsüye çıkarak,

‘İşte Üçüncü Dünya ülkeleri böyle yönetilir’
diyerek derse başlamış.

Ne eksik ne fazla, Batı’nın bizimle olan
ilişkisinin özeti budur.

 

Peki çözüm nedir?  Bölgenin bu makûs talihi ne zaman ve nasıl
değişecek?  

 
Bizler bugünkü genel gidişata bakarak yarının nasıl olacağını tahmin
edebiliriz; ancak bu tahminin gerçekleşme zamanını tam olarak bilemeyiz. Bu çok
erken de, geç de olabilir. Ama durumun hep bugünküsü gibi devam etmeyeceği
kesindir. Çünkü tarihte değişmeyen bir şey yoktur. Zira değişim İlahî bir
yasadır. Bütün varlık dünyası gibi, toplum ve tarih de bu değişim yasasının
mahkûmudur.

 İslam ümmetinin mevcut kaderinin faili olarak
görünen sebepleri iki ana kategoriye ayırabiliriz.Birincisi, bizim kendimizden
kaynaklanan dâhili sebeptir ki, asıl belirleyici olan budur. İkincisi ise, dış
sebeplerdir ki, bunların etkin olup olmaması bizim duruma bağlıdır.

 
Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim bir toplumun yaşadığı sorunların sebebini
içeride görür. Uhut savaşında yenilgiyi yaşayan Müslümanlar, tattıkları bu
hezimetin nereden gelmiş olabileceğini düşünüp sorduklarında, İlahî vahiy
onlara şöyle cevap verdi: ‘De ki! O,
sizin kendi nefislerinizden dolayıdır
.’ 
(Al-i İmran: 165)

Hz Mevlana yaşadıklarımızın bizden
kaynaklı olduğu gerçeğini şöyle ifade eder:

Dünya
bir dağa benzer. İyi olsun, kötü olsun, ne söylersen onu duyarsın dağdan. Bir
güzel söz söyledim, dağ çirkin cevap verdi sanırsan yanılırsın, buna imkân yok.
Bülbül dağa karşı şakısın, çilesin de dağdan karga sesi gelsin yahut insan
seslensin de dağ eşek anırışıyla yankılansın; mümkün değil. Şayet eşek anırışı
duyuyorsan iyice bil ki anırmışsın
.” (Rumi)

 

Son dönem İslam âlimlerinden Bediüzzaman
Said Nursi de batı karşısında uğranılan yenilginin gerçek sebeplerinin iç
bünyemizden kaynaklı olduğuna  dikkat
çekmiştir.

Bediüzzaman
 İslam dünyasını geri bırakan temel üç sebebi
ve bunlarla nasıl  mücadele edileceğini
kısaca şöyle özetler:

Bizim
düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır
.Bu üç düşmana karşı sanat,marifet,ittifak silahıyla cihad edeceğiz.’





















































































Yapılan bu doğru   tesbitin üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen
kayda değer bir değişikliğin henüz görünmediği ortadadır. Bu üç ana illet
varlığını devam   ettiriyor.Değişikliğin
olması bu alanda yapılacak çalışmalara bağlıdır. Kur'an, bir toplumun kendisini
değiştirmedikçe yaşadığı olumsuzlukların da değişmeyeceğini   ifade  
eder:  ‘Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların
durumunu değiştirmez.’
(Ra'd: 11

Bu Yazıya Tepkiniz Nedir? Bu yazı 2 hafta önce yayınlandı. 318 Defa okundu.