Müslüman, Kur’an güneşinden mahrum ruhlara yardım için canlı bir Kur’an olmakla mükelleftir.
Mehmet Cömert

Mehmet Cömert

mehmet.comert@kahtahaber.com


Yer yüzündeki canlılar için güneş neyi ifade
ediyorsa Kur’an da insanlık ve insani değerler
 
için onu ifade eder. Güneş görmeyen bedenler sağlıklı olamayacağı gibi
Kur’ansız toplumlar da sağlıklı bir hayat süremezler.

Müslüman, Kur’an güneşinden mahrum ruhlara yardım
için canlı bir Kur’an olmakla mükelleftir.Yürüyen, yaşayan bir Kur’an ve İslam...Bugünkü
 insanlarınızdırap ve sorunlarını mushaflarda
yazılıp sadece okunan Kur’an dindiremez. Bildiğimiz gibi Hz. Rasulullah(sav)efendimiz
yaşayan canlı bir Kur’an  idi.

Kur’an, insanları karanlıklardan nura çıkarmak için
indirilmiş bir kurtuluş kitabıdır.İnsanı yanlıştan doğruya,karanlıktan aydınlığa
yönlendirmenin programıdır. Müslüman, kendi kapasitesine göre Kur’an’ı yaşayan
ve onun hidayet nurunu diğer insanlara ulaştırma çabası içinde olan kimsedir.Yani
dalalet ve küfür sularında  boğulan
insanların yardımına koşmak  gibi bir
görevi vardır Müslümanın.

Yaşayan
İslam ve Kur’an olmak’
son derece önemlidir.Çünkü İslam  teorik bir felsefe veya sloganik bir ideoloji
değildir.Bilge Kral Aliya’nın ifade
ettiği gibi: ‘Kur’an edebiyat değil,
hayattır; dolayısıyla O’na bir düşünce tarzı değil, bir yaşamatarzı olarak
bakılmalıdır.

İslam’a davet her şeyden önce bir ibadettir.
İbadetler hiçbir dünyevi karşılık beklenmeksizin, sadece ilahi emirler
oldukları için yapılırlar. Dünyevi bazı  sonuçlarıhesap ederek ibadetleri eda etmek hoş
görülmemiştir. Hatta ibadetin uhrevi sonucunu dahi düşünmemek tavsiye
edilmiştir. Yüce Kur’an kutlu elçilerin diliyle şöyle der: ‘Ben sizden, buna karşı bir ücret
istemiyorum. Benim ücretim yalnız âlemlerin Rabbine âittir
.’(Şuara:180)

Durum böyle olduğuna göre bizim de İslami davet ve
mücadele hedefimizi her türlü dünyevi,kişisel çıkar, şöhret v b şeylerden uzak
tutmamız gerekir. İnsanların bize sırt çevirip 
aldırış etmemeleri bizi üzmeyeceği gibi,  yönelmeleri de bizi şımartmamalıdır. Bizim
vazifemiz davettir, insanlara kabul ettirmek Allah’ın bileceğibir husustur.

 

Allah’ın dinine davet sonucunda dünyevi durumumuzun
düzeleceği beklentisinibugün gereğinden fazla öne çıkardığımızdoğrudur. Oysa
madem ki‘davet’ bir ibadettir, karşılık
beklentisi olmadan yapmak  doğru olandır.
Falanca sosyal, ekonomik ve  siyasal
sonuçların elde edilmesi hedef olmamalıdır. Asıl hedef rıza-i ilahiye ulaşmak
olmalıdır.

Diğer önemli bir nokta ise, davetin sistemli ve
belli bir koordinasyon  ile
yürütülmesidir. Klasik literatürde buna ‘cemaat
çalışması’
diyoruz. Saadet asrında bu tür faaliyetler planlı ve koordineli
yapılmıştır. Günümüzde bu noktada da önemli sorunlar yaşadığımız inkar edilemez
bir gerçektir.

Cemaat çalışması doğru yapıldığında  ilahi yardımın vesilesi olur. İlahi yardım
ise zaferi getirir.  ‘Allah’ın eli cemaatle beraberdir’
buyrulmuştur. Bir gurubun kimliğini taşımak birey için önemli bir güç kaynağıdır.
Bugün dünyaya hükmeden  siyasi ve
ekonomik sistemler güçlerini  birlikten
almaktadırlar.

Her kes için güç kaynağı olan birlik(cemaat)
halindeki çalışmanın  Müslümanlar için
güç kaybı ve parçalanma nedeni olması hem üzücü hem de düşündürücüdür.İlahi güç
vesilesi ve önemli bir  ‘nimet’ olan cemaat  çalışmasının 
bizim için niçin ‘nikmet’e
dönüştüğünün sebepleri  üzerinde durmak
gerekir.

İslami konularda hizmetler yürüten insanların ve
cemaatlerin yek diğerine cephe almaları, sürekli kusur arama ve tenkit
yapmaları, ilgili kimseler kadar hizmetin kendisine de zarar veriyor.
Müslümanların birbirlerine karşı hakkı ve sabrı tavsiye etmeleri elbette ki
lazımdır.Ancak doğru ve hak olanı söylerken, bir yanlışı düzeltmeye çalışırken,işi
adabını göre yapmak ve  damara
dokunduracak söz ve tavırlardan kaçınmak gerekir.  İslam, 
kafirlerle münakaşayı bile ‘en
güzel’
şekilde yapmayı emrederken,hatasından dolayı Müslüman kardeşimize
karşı  ayrıştırıcı, dışlayıcı bir
dilkullanmamız nasıl caiz olabilir?

Küfür ve isyan bir musibet ve hastalıktır. İnsanları
bu illetlerden  uzaklaştırmaya çalışırken
 azami dikkat gerekir. Aksi halde ‘kaş yaparken göz çıkarmak’ durumu
yaşanabilir.

Konuyla ilgili  
aşırılık ve yanlışları anlatan iki ibretli olayı sizlerle paylaşmak
istiyorum:

 

' Birkaç kişi toplanmış bir adama vuruyor ve hakaret
ediyorlardı. Oradan geçmekte olan ünlü sahabiEbu'd- Derda hazretleri yanlarına gelerek sordu:

 

Ne yapıyorsunuz, neden bu adama vuruyorsunuz?

 

Bu adam büyük bir günaha düşmüş dediler.

 

Bunun üzerine Ebu'd- Derda: Eğer bu adam kuyuya
düşseydi bir ip alıp onu çıkarmak mı gerekirdi, yoksa üzerine taş yağdırmak mı?

 

İkinci örneğimiz, bugün davet, cemaat, cihad namına
yapılan çok feci bir hatanın hikayesi:

Mısırlı alimŞaravi
ile tekfirci bir genç arasında şöyle bir konuşma geçer:

 

- Şaravi: İslâm ülkelerinin herhangi birinde
Allah'ın sınırlarını tanımayarak günaha dalanları öldürmek helal mi yoksa haram
mı?

- Genç: Elbetteki helâl, onları öldürmek caizdir.

- Şaravi: Onlar Allah'a karşı günah işlerken siz
onları öldürürseniz, cennete mi yoksa cehenneme mi giderler?

-Genç: Tabiki cehenneme..

- Şaravi: Peki, şeytan onları nereye götürmek
istiyor?

- Genç: Tabiki cehenneme.

- Şaravi: Öyleyse siz şeytanla aynı hedefi
paylaşıyorsunuz. Onun da amacı insanları cehenneme sokmak!

 

Şaravi o gence asrı saadette yaşanmış şu hadiseyi
hatırlatır:

Bir Yahudi cenazesi geçerken Resûlullah, ağlamaya
başlar.

-Seni ağlatan nedir, Ya Resûlallah? diye sorarlar.

-" Fırsatı
kaçırdı, ateşe gidiyor."
der Allah Rasulü.

 

Şaravi,  son olarak şöyle der:

- İnsanların hidayeti ve ateşten kurtulmaları için
koşan Resûlullah (sav) ile aynı hedefte 
olup olmadığınıza iyi bakın.

Bu Yazıya Tepkiniz Nedir? Bu yazı 4 hafta önce yayınlandı. 410 Defa okundu.