"Bir hançer vurdun ne olicek la muhannet, bir cigara pırpırnoos" diye mırıldandı. Bu mırıltı güneşin son huzmelerine yoldaş oldu ve Nemrut topraklarını terk etti.
Mustafa Kayahan

Mustafa Kayahan

mustafa.kayahan@kahtahaber.com


Malatya üzerinden gelen son Kafile'den kaçışlarının devrisi sabahında koca bir kayanın kıyısına ulaşmışlardı. Kayalığın dibinde küçük bir sulak vardı. Etrafı sık fundalıklarla çevrili, korunaklı bir yerdi burası. Sulağın kıyısındaki sekiye oturdular. Bênav, mintanının altına sakladığı kuru ekmeği çıkarıp üzerine hafif su serpti. Biraz yumuşasın diye yandaki taşın üzerine koydu. Çocukların yalvaran bakışları bir ekmeğe, bir Bênav’a yöneliyordu; “Çok acıktık, biraz ekmek ver, ne olur!” dediklerini anlamak için söze hiç gerek yoktu. Bênav’ın kabuk bağlamış yürek yarası sızladı. Yalvaran bakışlara ve yüreğinin sızısına daha fazla dayanamadı. Yarı yumuşamış ekmekleri ufak parçalara ayırıp çocuklara verdi.

Son ekmek kırıntıları da tükenmişti; onca illetten kaçmaya çalışırken şimdi de açlık illetiyle karşı kalmışlardı. Bunlar aklından geçerken yüreği burkuldu, ama çocuklara göstermemeye çalıştı. Onları kucağına alarak bağrına bastı. Çocuklar yorgun ve bitkindi, hemen uykuya daldılar.

Sonbahar güneşi sulağın cephe tarafında, büyük bir dağ sırasının üstünde yükselmişti. Acelesi vardı sonbahar güneşinin;  yükseldiği zirvenin güney tarafı engebeli bir vadiydi. Vadinin karşısındaki sarp kayalıkların üstüne inşa edilmiş bir kalenin koca surları görünüyordu. İşte güneş tam da o kalenin üstüne gelip günün yolculuğunu ortalamıştı ve batış noktası olan başka bir dağ sırasının tepelerine doğru hızla ilerliyordu. Biraz sonra inişe geçecek ve sıcaklığını kaybedecekti sonbahar güneşi.

Çocukları uyandırdı: "Bak" dedi, yedi yaşlarındaki kıza, "şu karşıdaki koca kayayı görüyor musun, Üstünde kocaman duvarları olan kayayı? Oranın hemen karşısında dumanlar tütüyor, orada evler var. Sen kardeşini sırtına alıp oraya doğru gideceksin. Aha şurada, az ilerde bir patika var. Bak, taa oraya kadar uzanıyor. O patikada yürüyeceksin, yürüyeceksin, yürüyeceksin… Kardeşini kendinden hiç ayırma ve hiç korkma! Akşam olmadan oraya varacaksın. Birileri sizi evine alır, karnınızı doyurur. Belki de kimseye vermez, evinde tutarlar" dedi ve sustu.

Kız, "Sen niye bizimle gelmiyorsun?" diyecek oldu, yutkundu, söyleyemedi ve ağlayamadı da. Bênav’ın boynuna sarıldılar, iki kardeş birlikte… Ve gözyaşları yolunu değiştirdi; yüreklere doğru aktı, parıltısız ve derinden!

 Büyüdüklerinde, bu son ayrılık yerinin Kevri Qêdi ve Kanîya Qêdî olduğunu öğrenecek olan çocuklar, burayı yıllar sonra torunlarına anlatacakları hikâyelerinde hep Binav’ın adıyla birlikte anacaklardı.

Yedi yaşlarındaki kız çocuğu, dört yaşındaki erkek kardeşini sırtına alarak patikaya doğru yöneldi. Binav, arkasından baka kalmıştı, soluk kesilmiş, yürek harap… Biraz sonra derin patikanın içine gömüldü iki çocuk. Sadece başları görünüyordu, birbirine yapışık iki siyah baş… Binav etrafına bakındı; insan ve insanlıktan eser yoktu. Tanrı'yı görebilme umuduyla göğe baktı, nafile…Oralarda yani Nemrut'un topraklarında da sadece sonbahar güneşinin yalancı sıcaklığı ve Azrail'in kokusu vardı!

Gitme zamanı…

Bênav, tepelik silsilesinin doğu yamacındaki fundalıkları kendine siper yaparak güneyi güzergâh seçti. Güneyde, uzaklardaki bir düzlüğün başında huni benzeri koca bir tepe görünüyordu. Bu tepeyi güzergâh belirleme noktası olarak hafızasına kaydetti ve  o tarafa doğru yürüdü. Yürüdükçe patika ve tepelikler uzaklaştı birbirinden. Son tepeliğin eteği düzlüğe açıldığında çocukların başları da, silueti de artık görünmez olmuştu.

Son tepecikte durup soluklandı. Önünde kocaman bir yazı (düz arazi) vardı. Yazının sağında koca bir çay akıyordu, çıldırmaya başladığı belli olan bir çay. Yazının sol tarafında da bir çay akıyordu, ama o daha sakin görünüyordu. Ve ikisi yazının güney ucunda birleşip önlerindeki kayalıktan derin bir yol açmışlardı kendilerine.

Yazı’nın iki çayın birleştiği tarafında uzunca kavaklar ve yeşillikler görünüyordu, kale harabesi gibi yükseltiler de vardı orada. Azrail'den ve Azrail kesilmiş süflilerden gizlenip bir gece geçirmek için uygun bir yer diye düşündü Bênav Oraya yöneldi. Güneş, sağ tarafında kalan dağın tepesine epeyce yaklaşmıştı. Akşamüstü ya da ikindi vaktinin alametlerini gösteriyordu güneş, yalancı sıcaklığını da kaybetmişti.

Gözüne kestirdiği çatağın yakınına vardığında güneş henüz batmamıştı. Son huzmeleri, kaleden arta kalan bir duvarın dibini biraz ısıtmıştı. Aynı yerde, kurumaya terk edilmiş yonca burmaları da seriliydi. Sağa sola bakındı, görünürde kimse yoktu. Yandaki bostanlığa girdi, domates filizleri birkaç aylık ömrünü tüketmiş, dalcıkları iyice üryan kalmıştı. Bu çıplak dalların kimisinde ölüme direnen ufak şamikler (yarı olgun küçük domates)vardı. Yarı olgunlaşmışlardı. Yani yarısı yeşil, yarısı kırmızıya çalıyordu. Bunlardan birkaçını koparıp çabuk çabuk yedi ve burmaların üstüne sırt üstü uzanıp kendini uykunun merhametine bıraktı.

Tanrının terk ettiği yerlerde yarattıklarının hükümranlığı hüküm sürer. Bu kale civarı da öyle bir yerdi, yani Tanrı hükümranlığının yaratıklarına geçtiği yer…

Höto, bu civardaki mülkün sahibiydi. Bağ, bahçe, bostan; çalı çırpı, hatta kalenin yıkık duvarları bile onundu ya, bir gün olsun, bir kerecik olsun “Mal sahibi, mülk sahibi-Hani bunun ilk sahibi” diye kendine sorma gereği hiç imi hiç aklına gelmemişti. O Günün akşamında, yine mülkünde seyrana çıktı;  bir canlının kendisinden destursuz mülküne girip girmediğini görmek için, eğer girmişse haddini bildirmek için…

Evet, bir canlı, hatta insanımsı bir şey mülküne girmişti, izinsiz, destursuz! Burmaların üstünde boylu boyuna uzanıp yatıyordu üstelik. Ancak, bir tuhaflık vardı bu adamda, saçı sakalı karışmıştı birbirine; kafasında ne fes ne de takke vardı. Ayakları çıplaktı. Bacaklarında gâvur giysisi denilen bir şey vardı; o da lime limeydi, mintan da öyle…

Bu yaratık, Cihad-ı Ekber Fetvası’nın Nemrut topraklarındaki yorumunda vaaz olunan gâvurlardan biri olmalıydı; görüldüğü yerde ihtida ettirilmesi, ihtida etmezse telef edilmesinin gerektiği rivayet olunan bir gâvur…

Cennet’e kestirme yoldan gitme kolaycılığının cazibesine kapılan Höto adamın üstüne çullanmasıyla kasığına bir hançer saplaması bir oldu. Adamın canı acımıştı, ama hiç bağırmadı; imdadına gelecek bir kulun olmayacağını çoktan öğrenmişti. Kazara birileri gelecek olsa da mutlaka Azrail'i de beraberinde getirirlerdi. Şimdi de öyle olmuştu; Azrail tepesindeydi

Adamın gırtlağına çökmüş Höto, sağ elindeki hançeri havada sallayarak, öfkeyle" Gawirowere ser îmanê, Gawirowere ser îmanê!”(Gâvur İmana geel, imana geel!) diye söyleniyordu. Bênav ise Höto’nun söylediklerinden bir şey anlamıyordu, zira Kürtçe bilmiyordu. O, Erzurum Kafilesindendi ve Türkçe konuşan bir Ermeni'ydi. Direnmeye mecali de kalmamıştı. Bir şekilde öldürüleceğini de zaten kabullenmişti, ha bir gün erken, ha bir gün geç!

Bênav, çaresizce Höto’nun yüzüne bakıyordu; o yüzde sadecekin ve nefret vardı. Ağzında ise ateş… Her, "were ser îmanê" dediğinde dökük dişlerinin arasından fışkıran salya, göğsünü ortalamış beyaz sakallarını sırılsıklam yapmıştı. Bu arada şalvarın uçkuruna sıkıştırılmış tütün kesesi ilişti gözüne Bênav’ın. Aylardır hasret kaldığı tütün kokusunu hayal etti ve tekrar adamın gözlerinin içine bakarak,

"Bir hançer vurdun ne olicek la muhannet, bir cigara pırpırnoos" diye mırıldandı. Bu mırıltı güneşin son huzmelerine yoldaş oldu ve Nemrut topraklarını terk etti.

Kâhta Haber / Mustafa KAYAHAN

 

 

 

Bu Yazıya Tepkiniz Nedir? Bu yazı 1 hafta önce yayınlandı. 230 Defa okundu.