Konumuz da, diyarı Nemrut’ta tasvire uyan taifesinden Mırto ile Şemo lakaplı bahtsızların (birazı ya-şanmış) hikâyesidir.
Mustafa Kayahan

Mustafa Kayahan

mustafa.kayahan@kahtahaber.com


Yıllar Öncesinin Kâhta’sından Bir Hikâye: GIRKE ŞEMÊ GIRKE    

Toplumsal yaşamın olduğu her yerde Doğuştan feleğin sillesini yemiş bahtı kara insanlar vardır. Bunlardan bazıları kara bahtlarını kötü kaderlerine bağlayarak bu dünyadaki çileli, pejmürde hayatlarının semeresini öbür dünyada alacakları inancıyla yaşarlar. Bu inanç, onların gerçek dünyadaki var olma nedeni ve biricik teselli kaynağıdır.    

Bu tip insanların bazıları da teslimiyetçiliği asla kabullenmez. Feleğin tokadına tokatla karşılık verme ihtimalinin olmadığını da bildiklerinden, intikam duygularını daha genel ve soyut olan toplumsal değerlere isyan etmeye yöneltirler. Geliştirdikleri bu savunma mekanizmasıyla ruhsal çatışma ikileminin yaratacağı olası ölümcül anaforu bertaraf ederler.

Konumuz da, diyarı Nemrut’ta tasvire uyan taifesinden Mırto ile Şemo lakaplı bahtsızların (birazı yaşanmış) hikâyesidir.

Mırto küçük yaşta yetim kalmış, annesi de kudümsüz töreye uyarak önüne gelen ilk talipliyle evlenmişti. Adam yani üvey baba zekâ düşüklüğü olan acımasız biridir. Evliliğin taa ilk günlerinden itibaren çocuğa sert davranmış, biraz büyüyünce de dövmeye başlamıştı. Vicdan ve izan ölçülerini kat katbekat aşan bu şiddetin yarattığı koku travması çocuğun histeri olmasına neden olmuştu. Bilinçli bayılma olarak bilinen bu psikolojik kaçış yolu çocuğun, kısa süreliğine de olsa dayaktan kurtulmasını sağlıyordu.

Histeri nöbetleri sırasında onun yere kapanmış halini görenler, özellikle kadınlar, onun öldüğünü sanarak, “Way li minê, way li minê, çağe mır, çaxe mır” (ağıt tekerlemesi, çocuk öldü, çocuk öldü) diye ağıt yakmaya başlıyorlardı. Bayılmalar o kadar sıklaşmıştı ki çevredekiler onun korku ve ölümle dalga geçtiği bu ilginç davranışını Kürtçedeki “mır” sözcüğünün yerel yakıştırması olan “Mırto” lakabıyla taçlandırmayı uygun görmüşlerdi.

Mırto’un Şemo lakaplı bir can yoldaşı vardı ki, o Mırto’dan epeyce şanslı sayılırdı. Çünkü babası ölmüş ama anası bir daha evlenmemişti, yanı Mırto’nun üvey baba gibi bir belalısı yoktu.   Popunda ara sıra ana pabucu şaklasa da bu can acıtmazdı, hele yüreği hiç acıtmazdı… Ayrıca, onun töre nezdinde erkek evlat olma gibi bir pozitif ayırımcılığı da vardı.

Şemo, altı kardeşin en küçüğü ve tek erkek olanıydı. Babası öldüğünde henüz dört yaşlarındaydı. Anne Hazal yaz aylarında çocuklarıyla beraber Adana’ya pamuk toplamaya gider, kazandığı parayla ihtiyaçlarının para gerektirenlerini karşılamaya çalışırdı. İhtiyaçlarının bir bölümünü de komşuların hayır hasenatından gelen ayni yardımlarla karşılardı. Fedakâr anne, bu şartlar altında beş kızını alnının akıyla başgöz etmeyi başarmıştı. Fakat Şemo’ya töreye biat etmesini, eğilip el etek öpmesini bir türlü öğretememişti.

Şemo sakin, suskun, riyakârlıktan hoşlanmayan ve toplumsal değerlerle hesaplaşmaya hazır, asi bir tipti. Anne Hazal onu büyük hayallerle ilkokuldan sonra ortaokula göndermiş, okuyup adam olmasını çok istemişti. Fakat okuldaki çocuksu acımasızlıklar ve hor görmeler dayanılmaz haldeydi. Şemo, hayattaki tek yoldaşı Mırto’yla kafa kafaya verip, çift dikişle gelebildikleri son sınıfta okulu terk etmişlerdi. İki kafadar için geri dönüşü olmayan isyan süreci başlamıştı artık. Kafadarlar okulla birlikte evi de terk etmişlerdi. Gündüzleri garajda yolcu çuvallarını taşıyarak karınlarını duyurmaya çabalarken gecelerini de viran evlerde, türbe hücrelerinde ve çarşının izbe sokaklarında geçiriyorlardı.

Sürüp giden bu tek düze hayatları, Nemrut kışının bir pazar gecesinde ansızın değişiverdi. O gece, yani tekdüze hayatlarının değiştiği Pazar gecesinde Nemrut’un eteklerinden kopup gelen kuzey rüzgârı, namı diğer Bora, gemi azıya alıp Kâhta Ovasını baştanbaşa buz kesmişti. Kafadarlara kışlık mekân olan viranenin saçak dipleri delik deşikti. Rüzgâr buralardan içeri süzülürken ürpertici bir uğultu çıkarıyordu. Bu uğultuya gençlerin tıkırdayan dişlerinin sesi de, bir çeşit ritim saz olmaktaydı. Onlar, bu kadar şiddetli, bu kadar soğuk ve kalleşçe baskın yapan bir poyrazla ilk defa yüzleşiyorlardı. Bu gece, tercih ettikleri özgürlük için ilk savaşlarını vereceklerdi. Ya bu savaşı kazanacaklar ya da bir sonraki geceyi Gırê Mûsa Mezarlığında geçireceklerdi. Karar buydu ve kesindi.   

Mırto: “Oğlım, acık ateş yakak, yoksa mort olacağız!”

Şemo: “He, azapına söyle, iki hemêz (kucak) odun getirsin. Ben ateş yakam, anan da etli tırşık yapsın. Eyi mi? Sen de oturup bitlerini kırarsın” laflarını sokuşturup muzip bir kahkaha attı.

Mırto: “Oğlım, zevzekliğin zamanı değil, vallahi mort olacağız!”

Nihayet Nemrut’un ayazıyla dalga geçilmeyeceğini anladılar. Dışarı çıkıp az ilerideki bağ çitlerinden birkaç kucak çalı-çırpı toplayarak viranenin bir köşesine yığdılar. Yarı yıkık duvar diplerine sıkışmış kuru çalılardan biraz toplayıp viranenin orta yerinde tutuşturdular. Üzerine kalın çırpılar koyarak ateşi iyicene harlattılar. Hezanlarna kadar yükselen alevler içerinin soğuğunu kesmeye başladı. Cehennemin sembolü olan bu alevler, şimdi yaşam umudunun yeniden canlanmasını sağlayan ilahi bir nefese dönüşmüştü.

İki kafadar o ilahi havayı teneffüs edince yürekleri coştu. El ele tutuşup ateşin etrafında halay çekmeye başladılar. Alevler harladıkça sevinç çığlıkları atıyor, halayın temposu da şenliğe uyarak hızlandıkça hızlanıyordu. Dergâh ayinlerinde huşu içinde raks eden dervişler gibi döne döne mest oldular. Epeyce oynadıktan sonra yorulduklarının farkına varıp kendileri için kutsiyet kazanmış ilahi ateşin etrafına bağdaş kurarak oturdular.    

Şemo: “Kışı bu harabede geçiremeyiz. Hava acayip soğudu; kış ortasında daha beter olacak. Ben derim ki analarımızın evine dönek”

Mırto: “Ben asla dönmem! Dönecek olsam maynak (manyak) üvey babamı öldürürüm. Ya da o beni gebertir!”

Şemo: “İyi ya, sen de bizde kalırsın, tabi anamın dırdırına dayanabilirsen”

Kışı bu şekilde geçirmede hemfikir olup, daha derin konulara girmeye başladılar.

İlk sözü Şemo aldı:

“Kıytırık ğarajın (garaj) yolcuları bizden aç, beş kuruş için on takla atiler. Sülalesine beş kerede taşıttıramadıkları katır ölüsü çuvallarını tek seferde sırtımıza vurmak için dünyanın deleveresini çeviriler. Ağey, ha şu Avisadık (Ebu Sarık) mezarındaki ölülerin bize o pinti dirilerden daha çok faydası oluyor. Onların Allah’ına kurban olam, koskoca türbelerini babamızın, pardon anamızın çiftliği gibi mekân etmişik, gıkları çıkmi. Allah bili ya, bize bir bılxura rızê (pirinç pilavı) yedirmedikleri kali. Kendilerine bir iki dua okumasını bellesek bakarsın onu da verirler.”

Mırto:

“Çüşşş… Oğlım, oldu olacak birkaç tane peri de azaplığını yapsın. Ha, bir cin de Şeytan buluşu şıwını (pipo)  yaksın, olmaz mı? Oğlım, ölülere çok imrenir oldun, yoksa öte tarafa mı göçen?  Ola ki benden habersiz çeker gidersen mutlaka babama uğra. Günde altı vakit kemiklerine rehmet okuduğumu söyle. Bir de ‘velet doğurtup saldım çayıra’ kolaycılığının hesabını kitabını mutlaka soracağımı söyle. Zırt pırt doğurt, sonra çek git, yok öyle kaçıp kurtulmak! Öte tarafta da olsa yakasına yapışacağım, hesabını soracağım, eyi mi?” 

Şemo: “Valla öyle bir niyetim yok ya, ola ki gitsem de cennete gideceğim. Baban olacak o tırsok (korkak) herif cehennemdedir, görüşemem.”

Mırto: “Öğlım, ziyaret günü vardır elbet, sen de o gün gidersin”

Şemo: “Hadi oradan…  Öte tarafta ziyaret günü mü olurmuş, oğlım…”

Mırto: “Hani, o Sebehettin Eli’nin yattğı hepisğane var ya, orada bilem (bile) ziyaret günü varmış, cehennemde olmaz mı?”

Şemo: “Orası nere ki?”

Mırto: “Dinle ki diyem, oğlım. Bizim keltoş türkçe öğretmenimiz vardı ya işte onun melmeketınde (memleket) bir mehpısğane…  Bir zındık üvey babamı bir de keltoşun ağlayarak anlattığı Sebhettin Eli’yi hayatta unutmam. Hani, efkâr bastıkça okuduğumuz ‘Aldırma Gönül Aldırma’ türküsünü var ya, adam o meşhur mehpısğanede yazmış. Bizim gibilere züğürt tesellisi olsun diye de gendini (kendini) ziyarete gelen biriyle gizlice dışarı uçurmış. Şimdi anladın mı, Zevzek?”

Türküyü birlikte mırıldandılar.

Bu türkü, bu mırıldanma öğrenilmiş çaresizliğin girdabında savrulan umutlarına yeniden can verdi. Derin bir uykudan uyanmış olmanın sersemliğiyle birbirlerine bakakaldılar. Sonra, sadık dostları olan hüznün melankolik sessizliği ortalığı kapladı. Bu hüzün, Nemrut’un dehşetini ebedileştirmiş Poyraz’ın eserken çıkardığı siren seslerinin yüreklerde yarattığı korkudan daha ürperticiydi, ama uzun sürmedi. Silkelenip sadede döndüler.

Şemo haklıydı; bu şartlar altında kışı çıkaramazlardı. Nemrut’un karlı kayalıklarından beslenen Kâhta ayazının acıması yoktu.

  Ve Mırto Şemo’nun söylediklerini onayladı:  

“Eyi de, ne edek? Kimse bize iş vermi. Çalmasak da, çırpmasak da, bir kerem adımız çıkmış ğırğıza (hırsız),  gel, bu işi adam gibi yapağ bari” dedi.

İki kafadarın, çoğunlukla yumurta, bazen de tavuk araklayıp kendilerine ziyafet çektikleri olmuştu. Fakat bunlar sadece karın doyurmak, ölmemek için yapılmış masumane ar hırsızlıklardı. Hırsızlığı bir meslek olarak seçmek şu ana kadar hiç akıllarına gelmemişti.

Şemo: “İyi de oğlım, ne çalıp kime satak?”  

Mıro: “Teşt, beroş (büyük leğen- kazan) çalarız. Tenekeci Köseye de satarız. Zırık da, ince hastalığa yakalanmadan eveli aynı işi yapiydi ya”

Şemo bu fikri onaylayarak:  “He valla, hemen işe koyulak…”

Gece haber vermeden sinsice ilerlerken, uykunun aman dinlemez rehaveti de göz kapaklarını kurşun bir külçe gidi aşağı çekmeye başlamıştı. Sazlıktan yaptıkları yataklarının üzerine sırt sırta verip iki büklüm oldular. Çarşı Cami’den arakladıkları çulu üstlerine kapatıp kendilerini umudun sıcaklığına terk ettiler.

Nemrut, gece boyunca tükettiği enerjisini ikmal etmek için azgın rüzgârını eteklerindeki karlı kayalık mağaralarda prangaya vurup bir günlük mola için Güneş’le mütareke yapmıştı. Buna karşılık Güneş, tepelerinden sıcak demetlerini ovaya süzdürmek için Nemrut’tan izin koparıp, poyrazın geceden buz çölüne çevirdiği ovaya tekrar can ve umut vermişti. Böylece yaşam döngüsünün sonsuza dek ve kesintisiz olarak devam etmesi sağlanmış oluyordu.

Mırto ile Şemo akşamdan kalma nanê fırınê’yi (fırın ekmeği) ateşte ısıtıp katıksız kahvaltı yaptıktan sonra ilk profesyonel icraatları için mahallelerde keşif turuna çıktılar. Kasabanın donmuş sokaklarını tek tek kolaçan edip kazan ve teştin varlığını işaret eden çamaşır serili bir çit, bir avlu aramaya koyuldular. Bu tuhaf ilişkiyi yani çite serili çamaşır ve teşt beruş ilişkisini keşfetmiş olmak onlara hem komik geliyor, hem de umut veriyordu.   

Öğlen üzeri çıktıkları keşif turu akşama kadar sürmüş, ama işe yarar bir ganimet belirtisi bulunmamıştı. Umutların tükenmek üzere olduğu son anda Avisadık (Ebu Sarık) Mahallesi’nin aşağısındaki bağ çitlerine rengârenk çamaşırın serili olduğunu gördüler. Sıra, epeyce uzakta olan ganimet habercisi çamaşırların yıkandığı bakır kazan ve teştin yerini keşfe gelmişti. İki kafadar dikkat çekmemek için aralarına uzunca bir mesafe koyup çamaşırların serili olduğu çitin yanındaki eve doğru süzüldüler.

Ev, genişçe bir alanın ortasına oturtulmuş bitişik nizamlı küçük bir mahalle gibiydi. Kerpiç duvarların sıvaları tümden dökülmüş, saçakları yarı yıkıktı. Bir deri bir kemik kalmış cılız köpeklerin çevresinde pineklediği bu mekânın tipik bir gariban yuvası olduğunu anlamak zor değildi.

Fukara bir ailenin teşt-beruşunu araklamak hırsızlık raconuna pek uymazdı, ama neticede kendilerinin yaptıkları da bir işti. Ayrıca, hırsızlık icraatında işle duygular asla birbirine karıştırılmazdı.

Biri alttan, diğeri üstten girerek evin çevresini dikizlediler. Bakır bir beruş ile kocaman bir teştin açık alandaki taş sokunun kıyısına dayandırılmış olduğunu gördüler. Servet orta yerde hırsızları bekliyordu.

İlçenin meşhur asesi (gece bekçisi) Cındi akşam mesaisi için kapısının önüne çıkmış, havanın durumunu kestirmeye çalışıyordu. Yılların verdiği tecrübeyle o gece havanın çok soğuk olacağını hissederek. İçeride bıraktığı bekçi kabanını getirmesi için eşine seslendi. Tam o sırada, evlerinin az ilerisinde, belli belirsiz iki insan silueti gözüne ilişti. Meslek aşkı ve hassasiyeti icabı, biraz açığa yürüyerek bu kişilerin orda neden dolaştıklarını öğrenmek istedi Neticede, bunların Mırto ile Şemo olduklarını fark etti. Namlarını, vazife gereği, çok iyi bildiği bu iki kafadarın buralarda dolaşmasının hayra alamet olmadığını anlamıştı, ama olası icraatları hakkında bir tahminde bulunamadı. Akşam griliği nedeniyle çite serili çamaşırları da görememişti. Yoksa niyetlerini şıp diye anlardı.

Cındi’nin içine kurt düşmüş, gece bu civarı gözaltında tutmaya karar vermişti.

İki kafadar birkaç sokak ilerde tekrar bir araya gelerek önce çarşıya, oradan da Atatürk Caddesinin doğu ufkundaki Horik istikametine doğru yürüdüler. Bir yandan uygun adımlarla ilerlerken bir yandan da çalacakları teşti nasıl saklayacaklarını ve satış planlarını konuştular. Plana göre ganimeti mezarlıktaki viranelerinin yakınında saklayacak, sabah erkenden Tenekeci Köse’nin dükkânına yetiştireceklerdi. Bir kere dükkâna ulaştılar mı iş bitmiş demekti.

Tenekeci Köse, kendisine getirilen hırsızlık malı bakır eşyaları tekme ve balyozla anında, üzerinden silindir geçmiş gibi, yam yası yapıp tanınmasını imkânsız hale getirirdi. Akabinde tartıp pazarlıksız, yarı fiyatına bedelini ödeyerek satıcıları hemen oradan uzaklaştırırdı. Böylece, ani bir baskında malın tanınıp yakalanması riski de ortadan kalkıyordu.

İki kafadar, farkında olmadan kendilerini Kâhta Çayı vadisinin batı yamacındaki uçurumun tepesinde buldular. Ve bu arada derinden gelen bir ezan sesi yatsı vaktinin geldiğini haber verdi.

Çamê Nêrgiza’daki nergislerin üç mevsim yayılan mest edici kokusu narkoz etkisi yaparak, kasaba ahalisini uyku müptelası yapmıştı. İnsanlar yatsıya kadar zar zor bekler, namazı kılar kılmaz da derin uykularına dalarlardı.  Ve artık mesai zamanı gelmişti.

Yavaş yavaş icraat mahalline doğru yürümeye başladılar. Tüm planlar en ince ayrıntılarına kadar yapılmış, ama yine de heyecan durukta, yürekler güm güm atıyordu. Her an, hesapta olmayan bir aksilik çıkabilirdi, lakin bir kere ok da yaydan çıkmış, geriye dönüş de yoktu. Ortalığa bir ölüm sessizliği çökmüştü; lal olmuşlardı sanki.   

Mırto, olası bir tehlikeyi elindeki el feneriyle haber vermek üzere teştin bulunduğu alanı gözetim altına aldı. Şemo ise sesiz bir şekilde avına yanaşmaya başladı. Aksilik ya, evin kör penceresinde belli belirsiz görünen loş bir ışık içeridekilerin henüz yatmadığını gösteriyordu. Bu, daha dikkatli olmak için bir işaretti. Şemo sokuya iyice yaklaştı. Teşt yerindeydi fakat kazan yoktu ya, teşt de kendilerine yeterdi. Zaten gözüne kestirdikleri de sadece teştti. Teşti iki eliyle kenarlarından sıkıca kavrayarak sırtına geçip suç mahallinden hızla uzaklaştı. İstikamet, taktik gereği, mesken tutukları Avisadık Mezarlığının ters yönü olan Kanigenik’ti.

Çarşıyı olası hırsızlıklara karşı koruyan altı kişilik ases grubu (gece bekçileri) Çarşı Camisi’nin geniş saçakları altında yaktıkları ateşle hem etrafı aydınlatıyor hem de ısınıyorlardı. İki kişi ateşin başında beklerken, diğerleri ikişerli olarak devriye gezip asayişi berkemalde tutmaya çabalıyordu.

Akşam, mahallede gördüğü iki kafadar Bekçi Cındi’nin aklından çıkmıyordu. Konuyu, madara olma korkusuyla arkadaşları ve bekçi başına anlatmayı da cesaret edemiyordu. Dayanamadı, eşinin yaklaşan doğumunu bahane ederek bekçi başından bir saatliğine izin almaya karar verdi. Aslında bu gerekçe yalan da değildi; eşi dördüncü çocuğuna hamileydi ve doğumun eli kulağındaydı. Utangaç bir ifadeyle izin istedi. Bekçi başı da sorgusuz sualsiz izin verdi.

 Zaman kaybetmeden görev yerinden ayrılan Cındi hızlı adımlarla Çarşı Caddesi’nden yukarıya doğru yürümeye başladı. Yolun Atatürk Caddesiyle kesiştiği kavşağa geldiğinde iki kişinin kendisine doğru yürümekte olduğunu fark etti. Bunlardan birinin sırtında acayip duran bir şeyler olduğunu görünce de önlerini kesmeye çalıştı. Bu sırada kafasındaki şapkanın altın sarısı rölyefinden yansıyan ay ışığı, etrafı gözetlemekle görevli Mırto’nun gözüne vurdu. Mırto, gözünde şimşek gibi patlayan bu ışığın kaynağına dikkatlice baktığında hızlı adımlarla kendilerine yaklaşan Cındi’yi gördü ve tutuk bir dille:

“Cın Cın, Cındi; bıreve bıreve” (Cın Cın, Cındi; kaç kaç) deyip ters istikamette koşmaya başladı. Onu, sırtındaki koca teştle Şemo izledi. Cındi, aradaki mesafeyi kapatmak için olabildiğince hızlandı, ama iki kafadar kanatlanmış gibi kaçıyorlardı.

Yük, artık ifşa olmuş bir bakır teşti ve değerli bir suç kanıtıydı. Cındi, ne pahasına olursa olsun bu değerli suç aletini ele geçirmeye kararlıydı. Bu kararlılıkla koşmaya devam ederken düdük çalmayı da uygun görmedi. Düdük çalmak destek isteme anlamına gelirdi ki, bu onu “iki çocuğu yakalayamadın” diye arkadaşlarına madara yapardı.

Diğer yandan, iki kafadar günlerce uğraşıp planladıkları hayallerinin miladı sayılacak bu ilk işlerinde hezimete uğramamak hatırına var güçleriyle topuklamaya çalışıyorlardı. Ama teştin ağırlığı Şemo’nun hızını kesiyordu. Bu tehlikeyi bertaraf etmek niyetiyle teşti birlikte tutmayı denediler. Bu da işe yaramayınca onu sırayla taşımaya başladılar.

Serbest kalan, bekçinin ara sıra kendisine yaklaşmasına izin veriyor “Erkeksen beni yakala” iğnelemesiyle onu sinirlendirip teştten uzaklaştırmaya çalışıyordu. Buna karşılık Cındi, Adıyamanlı aksanıyla, bir yandan usturuplu küfürler savuruyor, bir yandan da “sizi gidi enikler; babanızı bilmom ama ananızı çok iyi tanom (tanıyorum)” kinayeli sözleriyle kafadarların ar damarına hançer saplıyordu. Diğer yandan, “Şimdi yakalayamazsam yarın yakalarım. Ama teşti size yedirmeyeceğim!” diyerek de asıl niyetini ortaya koyuyordu.

Öyle anlaşılıyordu ki, teşt, her iki taraf için de sıradan bir meta olmaktan çıkıp bir gurur, bir onur objesi olmuştu, Mücadele de yakalamak ya da yakalanmamak mücadelesi olmaktan çıkarak teştin şerefini kurtarma mücadelesine dönüşmüştü.

Amacından sapmış bu karmaşık ruh haletiyle kasaba dışındaki su kulesine kadar ilerlemişlerdi. Taşıma sırası Şemo’daydı ve çok yorulmuştu. Mırto su kulesini gördüğünde arkadaşına: “Şemo, çex hêla Çama Nergizawe; Çama Nergiza, Çama Nergiza” (Nergis Çamlığı tarafına dön, Nergis Çamlığı…” diyerek istikamet belirledi. Bu istikamet bayır aşağıydı ve daha hızlı koşabileceklerdi. Ne var ki, Bekçi de ayni avantaja sahipti. Her şeye rağmen biraz soluklanacaklardı.

Yirmi-otuz metre ilerledikten sonra bekçi ile aralarındaki mesafenin açılmış olacağı ümidiyle dönüp geriye baktılar. Ancak mesafe hiç de değişmemişti.

Bu sırada, Mırto’nun kafasında çaresizliği yaratıcılığa dönüştüren ilginç bir fikir belirdi: Buna göre teşti iniş aşağı yuvarlayacak, kendileri de peşinden koşup Cındi belasından kurtulacaklardı. İşte bu niyetle Mırto’nun, “Gırke, Şemo gırke” demesiyle birlikte Şemo da teşti bayır aşağı yuvarladı. Teşt birkaç saniye içinde hızla kendilerinden uzaklaştı.

Cındi ise İniş aşağı koşu temposunu epeyce artırmış, bu temponun ritmiyle sallanan tabancasını sabit tutmak için ha bre elini beline götürüyordu. Bu hareketi gören kafadarların yüreği yerinden fırlarcasına atıyordu. Oysaki Cındi, bu delikanlılara karşı silah kullanmayı aklının köşesinden bile geçirmemişti. Bilinmez, belki basireti tutulmuş, belki de adaletin bu vakada silahsız tecelli etmesi gereğine inanmıştı.

Bayırda, semt sakinlerinin kerpiç yapmak amacıyla kazdıkları toprağın (kerpiç ocağı) yerinde derince bir çukur oluşmuştu. İşin erbapları, burayı sel basmasın diye de üst tarafına bir bariyer çekmişlerdi. Teşt, son surat bariyere çarpıp havada birkaç tur attıktan sonra gölcüğün öte tarafına geçerek, aynı hızla yoluna devam etti. Teştin hizasından hızla koşmakta olan Cındi, gecenin gri karanlığında                     fark edemediği bariyerde tökezleyip, yarı buz tutmuş gölcüğün içine düştü. Yüzükoyun düşüşün çıkardığı dramatik şırrak sesini, Üsi Birê’nin istinat duvarına toslayan teştin çıkardığı tangır tungur sesi izledi.

Meşhur Cındi meslek hayatında ilk defa bu kadar çaresiz ve gülünç duruma düşmüştü. Sırılsıklam halde ayağa kalktı. Sol üst cebindeki düdüğünü çıkardı. Arka arkaya dütürdüğü düdüğünü diğer bekçilerin, “imdadına geliyoruz” anlama gelen düdük sesleri takip edip gecenin karanlığında yankılanmaya başladı.

İki gencin hayalleri ise tepenin ardındaki Çama Nergiza’nın nergis tohumlarında ve gelecek baharda tekrar can bulmak ümidiyle ufkun derinliklerinde kayboldu.

Kâhta Haber/Mustafa KAYAHAN  

Bu Yazıya Tepkiniz Nedir? Bu yazı 1 ay önce yayınlandı. 1307 Defa okundu.