Ortadoğu coğrafyasının kardeş kavgaları, saray entrikaları, din ve mezhep kavgalarıyla zehirlendiği bir sırada Yusuf diye biri ortaya çıkar.
Mustafa Kayahan

Mustafa Kayahan

mustafa.kayahan@kahtahaber.com





 Ortadoğu coğrafyasının kardeş kavgaları, saray entrikaları, din ve mezhep kavgalarıyla zehirlendiği bir sırada Yusuf diye biri ortaya çıkar. Daha sonra Selahattin Yusuf Eyyubi olarak anılacak bu kişi avamdan bir Kürt’tür. O henüz doğmadan, 1130’lu yılların başlarında amcası Şirkuh (Kürtçe, Dağ Aslanı) Tıkrit’te bir cinayete karışmıştır. Yusuf’un babası Necmettin de çoluk çocuğunu ve Kardeşi Şirkuh’u yanına alarak Musul ve Halep Emiri İmadettin Zengi’ye sığınmıştır. Zengi Eyyub kardeşlere hizmette kusur etmez. Zira kısa süre önce halifeyle girdiği savaşta orduları hezimete uğramış, kendisi de paçayı tam kaptırmak üzereyken, o sıralar halifenin bir zabiti olan Necmettin tarafından gizlenip kurtarılmıştır. Zengi, geleceğini ve kariyerini tehlikeye atarak kendisini kurtaran bu “zabit”in (subay) iyiliğini asla unutmayacak, her iki kardeşe, emrinde yükselmeleri için tüm kapıları sonuna kadar açık tutacaktır. Bu ilginç kurtarma ve sığınma hadisesi, henüz doğmamış Yusuf’un gelecekteki kariyerinde de belirleyici olacak ve geleceğin tarihine yön vermesini sağlayacaktır.
Zengi hırsı, ayyaşlığı ve acımasızlığıyla nam salmıştır. Acımasızlık o kadar ileri gitmiştir ki, karargâhındaki memlukları (köle) bile çileden çıkarır. Nihayet birkaç köle anlaşarak Zengi’yi, kör kütük sarhoş olduğu bir gece, yatağında hançerleyip öldürürler. Bu tür cinayetler Ortadoğu Coğrafyasında kanıksanmış vakalardan olsa da Zengi cinayeti ibretlik bir istisnadır.
İbn Kalanisi cinayet vakasını, “günümüz haberciliğine” taş çıkartırcasına şöyle aktarır: “Gelen habere göre hizmetkârlarından sevdiği ve dostluğundan hoşlandığı, aslen Frenk olan ve Yarankeş olarak bilinen biri, kendisine evvelce yaptığı bir kötülük yüzünden “atabek”e gizlice kin tutmuş ve sarhoş olduğu bir sırada gafletinden yararlanıp hizmetkârlar arasındaki arkadaşlarının da yardımını alarak uykusunda öldürmüştür”
Kalanisi’nin cinayet sonrası tespitleri ise, mahir bir ressam tarafından tabedilmiş devrin toplumsal belleğinin portresi gibidir: “İmadettin Zengi’nin ordusu Saba taifesinin (Tevrat’a yollama) kaçıştığı gibi dağıldı. Topladığı paralar ve hazineleri yağmalandı. Bedeni ise, çıkarılıp Rakka yakınlarındaki mezarına defnedilmeden evvel kefensiz bir vaziyette oraya gömüldü. Egemene kayda değer bir saygının gösterildiği uzun bir zamanın ardından tüm şehirler kargaşa içindeydi ve yollar güvensiz hale gelmişti. Türkmenlerin ve haramilerin elleri dört bir yanda ve çeşitli bölgelerde fesat çıkarmak ve soygun yapmak için serbest kalmıştı”
Zengi’nin öldürülmesi askerler arasında panik ve yağmaya neden olurken, karargâhta bulunan emirler de yeni sultanın kim olacağı konusunda hemen birbirinin kuyusunu kazmaya başlar. Komplo çarkları o kadar hızlı dönmüştür ki, cesedi kefenlemeye bile fırsat kalmayacak, öylece defnedilecektir. Emirler, gulamlar (memluk, köle) seyyar harem cariyeleri veliahtlardan hangisinin yeni sultan olacağı konusunda iki kliğe ayrılmıştır; kılıçlar çekildi çekilecek. Neyse ki heybetli Şirkuh oradadır ve tercihini Nurettin’den yana yaparak kanlı bir kıyımının önüne geçecektir. Şirkuh sayesinde kelleyi kurtarıp tahtı kapan Nurettin ona olan can ve şan borucunu hiç unutmayacaktır.
Zengi’nin, “Frenk zındıklara”, Şiilere ve “kafa çekmeye” olan ılımlı yaklaşımın zerresi bile “çekik gözlü oğul Nurettin”de yoktur. Hatta o bütün bunların fanatik bir düşmanıdır. Onda belirgin olan özellik üstünlük duygusu, hasutluk ve şatafattır. O, bu ruh haletine ters düşen hiç kimseyi, hiçbir şeyi affetmez. Ne ironiktir ki, Kürt komutan Şirkuh’un “çakır keyif” olma konusundaki namı almış yürümüştür, ama sultanın nezdinde o bir istisna ve dokunulmazdır. Aslına bakılırsa Şirkuh saygı ve dokunulmazlığı hak da ediyor. Zira o çöl savaşlarının bir dâhisidir. Bu dehasıyla Nurettin gibi bir hasudun yıldızını parlatacak, koca Mısır’ı, başına tebelleş olan zorba vezir ve Frenklerden kurtaracak; devrin hükümranlarla ilgili paradigmasını altüst eden yeğeni Selahattin Yusuf Eyyubi gibi bir dehayı da yetiştirecektir.
Firavunlar Ülkesi Mısır’da Durum
1160’lı yılların başında, Mısır’ın Şii mezhebinden olan Fatımi halifeliği son demlerini yaşamaktadır. İslam dünyasında ikiye ayrılmış hilafetin kahire ayağında Hanedanın zayıf bir varisi vardır fakat otoritesi, nerdeyse yok gibidir. Altı milyon nüfuslu ülkenin tüm işlerini vezirler çekip çevirmektedir. Vezirler, kâğıt üzerinde halifeye bağlı görünseler de gerçek hiç de öyle değildir. Son çeyrek yüzyılın tüm vezirleri vezaret makamına kanla gelmiş, kısa süre sonra kellesini bırakıp gitmiştir. Firavun ülkesinin vezaret makamı tam bir zorba makamıdır. Kahire, babanın evladı, evladın babayı acımasızca boğazlayabildiği bir entrika ve ihanetler başşehridir.
“Nil’in binlerce yıllık ülkesi 1163’ün başlarında yine bir kanlı zorba değişimine tanık olur”; vezaret makamına daha yeni oturmuş olan Şaver’dir. Onu yerinden eden de yaverlerinden Dirgam adında biridir. Şaver darbeden, bu seferlik kelleyi kıl payı kurtararak Halep’e, Sultan Nurettin’e sığınır. Nurettin,  Şaver’i himayesine alır, ama hırslı Şaver’in derdi tekrar Mısır’a dönmek, darbeci halefi Dirgam’ı halledip yeniden vezirlik makamına oturmaktır. Bu niyetle Nurettin’in eşiğini aşındırır; göz kamaştıran, akıl karıştıran cazip vaatleri üst üste sayar. Nurettin, ilk başlarda bu belalı ülkenin belalı işlerine bulaşmak istemez. Gerçi, ateşli bir Sünni olan Nurettin, Mısır’ın Şii halifeliğinden zerre kadar haz etmemektedir, ama yine de ihtiyatı elden bırakmaz. Ne var ki, Şaver’in teklifleri baştan çıkarıcıdır. Nurettin, sonunda dayanamayıp Şaver’in isteğini kabul eder ve bu iş için biçilmiş kaftan olan Şirkuh’u seferber eder.
Şirkuh altı yıl içinde Mısır’a üç sefer yapar. Seferlerin ilk ikisi kurnaz Şaver’in talebiyle gerçekleşirken, üçüncüsü, Şaver’den illallah etmiş genç halife Adid’in Sultan Nurettin’den yardım dilemesiyle gerçekleşmiştir. Her seferinde Amca Şirkuh’un yanında at koşturan Selahattin Şaver’e halifeden, hatta herkesten çok daha kızgın ve öfkelidir; Onu, istemediği halde üçüncü defa Mısır Çöllerinde at koşturmaya, savaş alanlarında kılıç sallamaya mecbur eden riyakâr Şaver’dir. Selahattin’in öfkesi taşmış, sabrı tükenmiştir; bu sefer, ilk iş olarak Şaver’i yakalayacak ve kendi eliyle öldürecektir.
Nihayet üçüncü seferde Şaver belası bertaraf edilir. Peşi sıra, 18 Ocak 1169’da Şirkuh Mısır’ın yeni veziri olur. Ne var ki Azrail, Şirkuh’un onca emek sonunda hak ettiği makamın tadını çıkarmasına fırsat vermez, vezir olduktan sadece iki ay sonra, 23 Mart 1169’da canını alır.
Selahattin Mısır’a Vezir Oluyor
Şiruh’un ölümünden hemen sonra yeni vezir kulisleri başlar. Selahattin’in yanında, aralarında öz dayısı Şahabettin Mahmut’un da bulunduğu beş emir vardır. Bu ihtiraslı yaşlı kurtların hepsi Nurettin’in adamıdır ve vezir olmak için can atmaktadır. Hiçbiri; genç, ihtirassız, mutedil ve “avamdan biri” olan Yusuf’un vezir olabileceğini akıllarına bile getirmek istemez. Ancak hesaba katmadıkları önemli bir şey vardır: genç halife Adid’in tercihi ve oluru. Onların Yusuf’ta eksiklik olarak gördükleri vasıflar, halife açısından kontrol altında tutulmayı kolaylaştıran ideal vasıflardır. Yusuf, muhteris vezirlerden epeyce sıkıntı çekmiş halifenin tam da dişine göredir. Hem, işler yoluna girdiğinde onun başına iyi bir çorap örmek Mısır Sarayı için hiç zor da değildir.
Akıllarına iyi bir şey getirmemeye yeminli olan Şeytanın Mısır saraydaki ortakları, kendilerince ince bir hesap yaparlar:
“Bu gurup içinde Yusuf’tan daha güçsüz ve yaşça daha genç olanı yoktur”  diyerek devam eder Adid’in danışmanları; “En doğru iş, önce onu vezir tayin etmektir, çünkü o bizim gücümüzün dışına çıkamaz. Sonra da adamlar görevlendirip askerlerini tarafımıza çekeriz. Böylece emrimizde ülkeyi müdafaa edecek bir de ordumuz olur. Daha sonra Yusuf’u ya tevkif eder ya da Mısır dışına süreriz”  
İbnul Esir’e ait olan bu anlatı, Nurettin’in muhteris komutanlarıyla halifenin Yusuf üzerindeki hesapları ve oyunları farklı farklıdır, ama zaman, şans ve Azrail işbirliği Yusuf üzerinden kurgulanan bütün kirli oyunları boşa çıkaracaktır.
Kulis aşamasında bile çok ateşli geçtiği anlaşılan çıkar hesapları oyununda üstün gelen halife Adid’ir. Halife, Yusuf’u saraya davet eder. Ona vezirlik kaftanını (Hil’at) giydirip vezirlik kılıcını teslim eder. Ayrıca, “Halifenin Yardımcısı Başkomutan”  unvanını da verir. Tarih 1169’un Mart sonlarını gösterdiğinde Selahattin Yusuf Eyyubi Mısır’ın ve Müslüman coğrafyasının en güçlü adamıdır. Ne var ki bu güç, beraberinde çok ağır bir yük ve sorumluluk da getirmiştir. Güçlü adam bunun pekâlâ farkındadır.
Yusuf, Şaver’in sarayında ele geçen yüklü ganimeti askerlerine dağıttıktan hemen sonra ortalığı temizlemeye koyulur. Kilit noktalara kendine sadık adamlarını yerleştirerek, ortalıkta ayağına dolanacak ne varsa silip süpürür. Burnu havada emirler Yusuf’un kısa sürede yönetime hâkim olduğunu görence korkuya kapılır. İlk başta Yusuf’un dayısı emir Şahabettin Mahmut biat kapısını çalar. Peşi sıra diğerleri kuyruğa girer. Yusuf, birkaç hafta içinde Mısır sarayının entrikalarını kansız bir şekilde bertaraf etmeyi başarmış;  her şeye hâkim, güçlü bir vezirdir.
Selahattin’in Yükselişi
Selahattin’in bu beklenmedik parlayışı, köse Nurettin’i kıskançlık krizine sokar. Çok sürmeden Nurettin’le efsane Selahattin arasındaki ilişkiler, dramatik bir biçimde gerilmeye başlar. Nurettin, Selahattin’in vezirliği üstünden daha iki yıl geçmeden ilk hamlesini yapar. 1171 yılında, hiç haz etmediği Şiilerin halifeliğine son verilmesini Selahattin’den ister. Oysa Selahattin meşru iktidarını bu Halifeden almaktadır. Şii halifeliğini ortadan kaldırmak demek, kendi meşruiyet dayanağını da ortadan kaldırmak demektir. Bu da hiç tereddütsüz, Nurettin’in sıradan bir valisi, sıradan bir vekili olarak kalmaktan başka bir şey değildir.
Nurettin’in dur durak tanımayan ısrarı karşısında Yusuf’un imdadına Azrail yetişir.  Mısır’a 1164’de ilk geldiğinde henüz on üç yaşında bir yeniyetme olan Kahire halifesi Adid 1171’de, yirmi yaşında yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayıp ölür.  Selahattin de bu ilahi fırsattan istifade ederek Fatımi halifeliğine son verdiğini ilan eder. Böylece, iki yüz yıllık Şii hâkimiyeti Selahattin’in eliyle son bulur.
Ancak Nurettin’in inadından bir şey eksilmez. Sık sık Selahattin’e haber gönderip ordusuyla yanına gideceğini bildirmektedir. Biraz kibarca olan bu davetsiz ziyaretin açık anlamı, “Seni kılıç zoruyla alaşağı edeceğim” demektir.
Nurettin’in tavrı sabır küpü Selahattin’i bile öfkelendirir. Efkâr dağıtma niyetine, ara sıra kafayı çeker. Çakır keyif olunca da Nurettin’e verip veriştirir. Etrafındakiler de bir yandan gaz verirken bir yandan da söylenenleri Nurettin’e yetiştirir. Durumudan haberdar olan baba Necmettin Selahattin’i kuytu bir köşeye çekip,“Evlat, “Nurettin’le karşı karşıya geldiğinde seni ilk terk edecek olanlar, lokmanı paylaştığın bu ikiyüzlülerdir. Onların dolduruşuna gelme ve en kısa zamanda Nurettin’le aranı düzelt!” mealinde bir şeyler söyler. Fırçayı yiyen Selahattin baba nasihatini boşa çıkarmaz, Nurettin’le çatışmayı erteler. Fakat kovalamaca ve aldatmaca yine de bitmez. Nihayet İlahi şans ve Azrail Selahattin’e yine kıyaklarını yapar; Suriye Maliki Nurettin Mahmut 1174 yılının 15 Mayısında, altmış yaşında ölür.
Kudüs Geri Alınıyor
Sultan’ın bundan sonraki hedefi Kudüs’ü geri almaktır. Bunun için hazırlıklar da tamamlanmak üzeredir. Fakat Selahattin şehirdeki kutsal mekânların tahrip olmasından ve kutsal mekânlarda kan dökülmesinden yana değildir. Bu nedenle Kudüs sakinlerine bir mesaj göndererek şehrin geleceği hakkında görüşme talebinde bulunur. Şehir ileri gelenlerinden bir heyet, konuyu görüşmek üzere Selahattin’in karargâhına gider. Selahattin’in teklifi makuldür: “Şehir savaşsız teslim edilirse, isteyen kent sakinleri tüm mallarını yanlarına alarak gidebilecektir. Hıristiyanların kutsal mekânlarına, ibadet yerlerine saygı gösterilecek; hac için Kudüs’e gelmek isteyen Hıristiyanların ziyaretlerini güven içinde yapabilmeleri için her türlü tedbir de alınacaktır” Ne var ki, Frenk heyetinin tavrı bağnazcadır: İsa Peygamber’in öldüğü şehir olan Kudüs kendilerine aittir ve onu kanının son damlasına kadar savunacaklardır. Hiçbir askeri dayanağı bulunmayan bu bağnazca inat karşısında öfkelenen Selahattin de şehri kılıç zoruyla fethetmeye karar verir. Kaçınılmaz savaşın kuşatması 20 Eylül’de başlar. Vaziyetin ümitsiz olduğunu gören şehir savunması komutanı Balian, bir geçiş belgesi alarak Sultanın huzuruna çıkar. Selahattin ise daha önce önerdiği uygun teslim teklifinin reddedilmesini bahane ederek, koşulsuz teslimde ısrar eder. Balian Selahattin’ini yumuşatacağı ümidiyle ısrarını sürdürür ama fayda etmez. Sultanın kararlılığını anlayan Balian, aynı kararlılıkla son sözünü söyler:
“Selahattin’in sert tavrını gören bir Frenk [Ramle Senyörü Balian],  ‘Biz sizin basiret sahibi olduğunuza ve hükümdarlar arasında eskiden beri saygı gören teamüllere karşı gelmeyeceğinize emin olduğumuz için size müracaat ettik. Eskiden beri saygı gören teamüllere göre, mağlup olan bir düşman silahlarını bırakırsa ve sulh isterse artık onunla savaş, onunla harp edilmez. Sizin buna karşı geleceğinizi bilseydik müracaat etmezdik. Fakat geldik ve sizden ümidi kestik. Onun için geri döneceğiz ve vaziyeti, bizimle beraber olan muhariplere bildireceğiz. Önce elimizdeki Arap esirlerini öldüreceğiz, sonra büyük camiyi yakacağız. Sonra kilise ve sair binaları yakacağız, sonra mal mülk namına ne varsa hepsini tahrip ederek karılarımızı, oğullarımızı ve kızlarımızı kendi ellerimizle öldüreceğiz ve sizin bunları ihtiraslarınızı tatmin için kullanmanıza mani olacağız. Daha sonra her birimiz, bir veya iki Arap’ı öldürdükten sonra birbirimizi öldüreceğiz’”
Abul Farac’ın Balian’a atfen aktardığı bu anlatı dünya trajedi edebiyatının bir şah eseri gibidir ve dinleyenleri, özellikle Selahattin’i derinden etkileyecektir. Nihayet, teslim koşullarında anlaşma sağlanır. Gitmek isteyen Kudüs Hıristiyanları, değerli eşyalarını da yanlarına alarak şehri terk eder. Selahattin de geride kalan fakir fukara kim varsa hepsini tek Dinar fidye almadan özgür bırakır.
Ganimet ve talan derdinde olanlar Selahattin’in kararından hiç hoşnut değildir. İbnül Esir bile, “Eğer verilen ganimet sözleri yerine getirilseydi, hiç şüphesiz hazineler dolar, bütün halk zengin olurdu” diyerek, kaçırılan kanlı servet karşısındaki zımni üzüntülerini dile getirir.
Selahattin 1187’nin 2 Ekim günü Kudüs’e girer. Böylece Frenklerin 1099’da işgal ettikleri kutsal şehir Kudüs 78 yıl sonra bir daha el değiştirir.
Frenkler Çekirge Sürüsü Gibi Geliyorlar
Kudüs’ün düşmesinin hemen ardından Patrik, papazlar ve meşhur Tapınak Şövalyeleri siyahlara bürünür. Ellerine bir Arap bedevisinin İsa peygamberi dövmekte olduğu kanlı bir tasvir (resim) alıp şehir şehir dolaşırlar. Çağrıları etkileyici ve açıktır: “İntikam için bize yardım edin, intikam için bize katılın!” Propaganda, tarihte eşi benzeri görülmemiş kadar etkili olur. Alman İmparatorundan İngiltere ve Fransız kralına kadar Avrupa’nın bütün asilleri ve halkı ayaklanır. Eli silah tutan erkeler silahını kuşanır. Savaşacak adamı olmayanlar başkasının masrafını karşılayıp silahla donatır. Parası olmayan anneler tek servetleri olan evlerini satıp oğullarına silah alır. Onları İsa adına, intikam uğruna, cennet hülyasına ölüme gönderir. İş bununla da bitmez; bezirgânlar kapı dolaşıp cenneti pazarlar. Ahali, kapılarına kadar gelmiş Cennet’ten hiçbir şey esirgemez. Ellerinde, avuçlarında altın, gümüş, değerli takı ve eşyalardan ne varsa hepsini kutsal savaşın tellallarına teslim eder. Ve nihayet “çekirge sürüsü gibi” sayılamayacak kadar gemiler dolusu insan, gemiler dolusu silah, erzak ve servet Kudüs’ün yoluna düşer.
Frenklerin denizden ve karadan akın akın yollara düştüğünü haber alan Selahattin kaygılanmaya başlar. Hemen tüm emirlerine haber göndererek asker göndermelerini ister.
Neyse ki karadan gelen Alman İmparatoru yolda ölür.  Azrail’in bu değerli yardımıyla Alman belası büyük ölçüde bertaraf olmuştur, ama denizden gelen belanın ardı arkası kesilecek gibi değildir. Filistin’in Akdeniz kıyısı Frenk kaynamaktadır. İç kesimler ise Müslüman askeri kaynamaktadır. Kısaca, Suriye’nin bu bölgesi mahşer yerine dönmüştür. Bölge ne daha öncesinde, ne de daha sonrasında böylesine mahşeri bir kalabalığa tanık olmuştur. Savaş Akka çevresine çakılıp kalır ve bu vaziyet aylarca sürer.
Aslan Yürekli Richerd (Melikü’l İnkitar) Geliyor
Cephe hattında kimi centilmenlik hadiseleri yaşansa da tarafların durumu hiç iç açıcı değildir. Yiyecek sıkıntısı baş göstermiş, hastalıklar almış başını gitmektedir. Selahattin’in Akka’da kuşatılmış Suriye garnizonu düştü düşecek. Deniz yoluyla gelen Frenklerin de ardı arkası kesilecek gibi değildir. Derken, 1191’in Nisanında Fransa kralı Philippe Auguste Akka yakınlarında karaya çıkar. Onu haziran başında İngiltere kralı Aslan Yürekli Richard (Melikü’l İnkitar) izler. Koca Mısır ve Suriye efendisinin savaş kariyeri zordadır. Tacını, tahtını binlerce mil uzaklarda bırakan kral Richard’in de acelesi vardır. Onun hesabına göre Kürt komutan kolay lokmadır. Kısa sürede işini bitirip Kudüs’ü alacak, peşi sıra “hacı” olup ülkesine, sarayına dönecektir. Bu niyetle hemen Selahattin’le görüşmek ister. Görüşme trafiği Selahattin’in kardeşi Adil üzerinden yürür. Adil, Richard’ın görüşme talebini Abisine iletir. Oysa ki Selahattin’in hiç acelesi yoktur. Cevabı da çok basit ve soğukkanlıdır: “Melikler, ancak bir anlaşmaya varıldıktan sonra görüşürler. Çünkü tanışıp birlikte yiyip içen insanların sonra savaşa tutuşması uygun değildir” der. Richard’ın “kansız teslim alma” hamlesi işe yaramamıştır. Sıra, ikinci hamleye yani kılıç zoruna gelir. İşi en kolay bitirilecek yer, uzun süredir kuşatılma altındaki Akka’dır. Frenk Kral fazla zorlanmadan Akka surlarında gedikler açar. Tarih 1191’in 11 Temmuzunu gösterdiğinde Akka düşmüştür. Bu şehrin düşüşü Selahattin için bir yıkım olsa da her şey bitmiş değildir, savaş devam etmektedir.
Akka’nın işini kestirme yoldan halleden Richard sahil şeridini izleyerek güneye, Kudüs’e doğru yönelir. Selahattin’in ordusu da, kıyıya sıkışmış Frenk ordusunun içlere yönelmesini önlemek için onlara paralel bir güzergâh izler. Her ki taraf da temkinli davranıp doğrudan çatışmaktan kaçınmaktadır. Selahattin’in esas amacı Kudüs yolunu kapatmak ve Frenklerin kutsal şehre ulaşmalarını engellemektir. Richard’in niyeti de bir an önce anlaşmaya varıp ülkesine dönmek gibi görünmektedir.  Fakat o, Kudüs’ü almak için gelmiştir ve kutsal mekânı, ne pahasına olursa olsun geri almadan savaş meydanını terk etmeyecektir. Çetrefilli bir ikilemle karşı karşıya olan Richard’ın barışçıl yanı ağır basar. Tekrar Adil’e bir ulak gönderip sultana şu mesajı iletir: 
“Sizin taraftakilerle bizim taraftakiler savaş yüzünden epeyce kayıp verdiler. Bu daha ne zamana kadar böyle devam edecek? Bizim kılıçlarımız da sizin kılıçlarınız da kana doydu. O halde bizden aldığınız şehirlerle ibadetgâhımız olan ve uğrunda buraya kadar gelmiş bulunduğumuz Kudüs’ü bize iade ediniz. Biz de memleketimize dönelim ve hepimiz dinlenelim”
“Selahattin [de] şu cevabı verdi” der, Abul farac, ‘Bu topraklar eskiden bize ait değildi, Rumlara [Yunanlar] aitti. Araplar güçlenip fetih hareketine başladıkları zaman buraları Rumlardan aldılar. Araplar zayıfladıkları zaman siz de buraları onlardan aldınız. Şimdi de biz kendi memleketlerimizi sizden alınmış bulunuyoruz. Kudüs’e gelince, burası bizim de ibadetgâhımızdır ve biz buraya sizden daha fazla hürmet ederiz ve saygı gösteririz”
Aslan Yürekli “Çöpçatanlık” Yapıyor
Selahattin’in o sabır, sükûnet ve yufka yürekliliğinin arkasında kararlı bir kişiliğinin olduğunu anlayan Aslan Yürekli strateji değiştirir. Sorunu, kafasında kurguladığı bir sıhrî akrabalık bağı üzerinden çözüm arayışına girer. Bunun yolu, taraflar arasında uygun bir evlilik akdinin gerçekleşmesinden geçmektedir.  Kendi açısından bu pekâlâ mümkündür. Zira yanında dul bacısı vardır. Karşı tarafta da aslan gibi Melik Adil vardır. Gerçi Adil evlidir, ama nasıl olsa onların töresinde birden fazla zevce yadırganacak bir şey değildir, hatta kanıksanan bir şeydir. Kaldı ki, Melik Adil’le sık sık görüşülmüş, prensesin de hazır bulunduğu sofralarda yemekler yenmiş, kadehler tokuşturulmuştur. Hadise herkesin malumudur. Kısaca, Aslan Yürekli’nin çöpçatanlık hamlesi öylesine ham ve temelsiz değildir. Her iki tarafın da bu işe “evet” deme ihtimali “hayır” deme ihtimalinden çok daha yüksektir.
Kralla Adil’in sık sık görüşüp samimiyeti epeyce ilerlettiği konusunda zamanın tüm vakanüvisleri hem fikirdir. Hatta vaka, günümüzün deyişiyle fısıltı medyasının magazin sayfalarına flaş haberdir. Bu aşk havadisi o kadar ilginç o kadar caziptir ki, ulemasından müneccimine, kadısından papazına, gulamından (saray iç muhafızı) haremine, tapınakçısından Haşşaşisine kadar düşmediği dil, girmediği hane bırakmamıştır.
İngiliz Prensesi ile Kürt melik Adil’in dillere destan aşk ve izdivaç hadisesinin değişik anlatılar içinde en çarpıcı olanı Abul Farac üstada aittir:
“İngiliz kralı Sultan Selahattin’e bir elçi daha göndererek şunları bildirdi” der, Abul Farac, ‘kardeşiniz melik Adil’in hemşiremle evlenerek akrabam olmasını istiyorum. Çünkü hemşirem de Kudüs’te ibadet etmek üzere benimle birlikte gelmişti. Siz sahil boyundaki şehirleri kardeşinize verir o da bu sayede kalelere, şehirlere ve köylere hâkim olur. Köyler de fakirlere ve Hospitallere (Tapınak Şövalyeleri) bırakılırsa bu akrabalık tahakkuk eder. Ben de Frenklerin elinde bulanan sahil şehirlerini kız kardeşime veririm. Kardeşimin ikametgâhı Kudüs’te olacak’ Selahattin, önce bu teklifi kabul etmek istemedi. Fakat kardeşi Adil sırım sıklım âşıktı. Onun için eşrafı ve büyükleri abisi Selahattin’e göndererek teklifin kabulünü temin etmeye çalıştı” Abul Farac, “sonuçta Sulatan rıza gösterdi” diyerek olayın devamını getirecektir.
Abisinin rızasını alan Adil çok hızlı davranır, ama karşı tarafın fitne ve fesadı da aynı hızla devreye girer. Elçilerin kız istemeye geldiklerini duyan bağnaz patrik, tüm papaz, rahip ve rahibeleri arkasına alıp prensesin kapısına dayanır. Kafalarında, hayallerinde, ellerinde kötülük namına ne varsa hepsini ortalık yere savurur. Cehennem eziyetini kafasında hisseden prenses de korkudan geri adım atar. Oysaki evlilik ve anlaşmanın ayrıntıları prensesin rızasıyla tasarlanmış, bir zorlama, bir oldubittiye getirme durumu söz konusu değildir. Mert, cesur ve güvenirliğiyle ün yapmış Aslan Yürekli Richard, aynı vasıflarla ün yapmış yufka yürekli Sultan Selahattin karşısında zor dorumdadır. Üç gün boyunca bacısına yalvar yakar olur. Fakat papazların telkini öylesine etkili olmuştur ki, kadının tekrar rıza göstermesi mümkün olmaz. Richharad umudunu keser; hemşiresini razı edebileceğini düşünerek, karargâhında üç gün üç gece oyladığı elçileri “olumsuz cevapla” geri gönderir.   
Olumsuz cevabın Selahattin için sürpriz olmaması muhtemeldir, ama Adil için yıkıcı olduğu kesindir. Kesin olan başka bir şey de, geleceğin Ortadoğu’sunun politik yapısını bambaşka bir yöne taşıma olasılığı yüksek olan bir fırsatın, Kürt-İngiliz akrabalığının tarihi fırsatının dramatik bir şekilde kaçırılmış olmasıdır.
Artık Barış Zamanı
Takvim 1192’nin Ağustos’unu gösterdiğinde Richard’ın sabrı tükenmek üzeredir. Birleşik Frenk ordusunun üst kademelerinde çatlaklar baş göstermiş, Kral zor durumdadır. Selahattin’i korkutmak ümidiyle Filistin’e bir kuşatma hamlesi yapar, ama hamle işe yaramaz, Selahattin yerinden kıpırdamamışıdır. Richard sultana bu sefer ültimatom gibi bir mesaj iletir; “Uygun bir barış imzalanmasa kışı burada geçirmek zorunda kalacağını” söyler. Selahattin gülümseyerek, Krala hayatının dersini verecek şu cevabı gönderir:  
“Krala de ki, Askalan konusunda taviz vermeyeceğim. Kışı bu memlekette geçirmene gelince; bunun zaten kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum, çünkü ele geçirdiği toprakları o gider gitmez geri alacağımızı biliyor. Hatta belki o gitmeden de geri alabiliriz. Henüz ömrünün baharındayken ve yaşamın tüm zevklerinden istifade edebilecekken, kışı burada, ailesine ve ülkesine iki aylık mesafede gerçekten geçirmek istiyor mu? Bana sorarsan, ben kışı, sonra yazı, sonra bir başka kışı ve bir başka yazı burada geçirebilirim, çünkü burası benim memleketim, bakmakla yükümlü olduğum çocuklarımın ve yakınlarımın arasındayım ve yaz için bir ordum, kış için bir başka ordum var. Hayatın zevklerini artık pek umursamayan bir adamım ben. Allah zaferi ikimizden birine nasip edinceye kadar, böyle oturup bekleyeceğim”
Selahattin’in mesajından etkilendiği anlaşılan Kral sonraki günlerde Askalan’dan vazgeçtiğini bildirir. 1192’nin Eylül ayı başında beş yıllık bir barış anlaşması imzalanır. Anlaşma heyeti içinde Kudüs’ün düşüşü sırasında kale savunmasını üstlenen Ramle Senyörü Balian da vardır. Anlaşma imzalandıktan sonra Balian Selahattin’e, “Şunu bil ki, İslam tarihinde hiç kimse senin yaptığını yapmadı ve Frenkler bu müddet içinde helak oldukları kadar hiçbir dönemde helak olmadılar. Deniz yoluyla gelen muharipleri saydık. Altı yüz bin kişiydiler. Hâlbuki bunların ancak onda biri [60 bin’i] ülkelerine geri döndüler. Bazıları kılıçtan geçirildi. Bazıları muharebe meydanlarında, bazıları eceliyle öldü, bazıları da boğuldu” der. İ. Esir’in Senyör Balian’a atfettiği bu sayılara göre, Frenklerden 540 bin insan ölmüştür. Karşı tarafın kayıpları da bunlardan pek farklı değildir. Ayrıca, bu sayılar sadece deniz yoluyla gelenleri kapsamaktadır. Karadan gelenler ve bunların karıştıkları çatışmalarda telef olanlar da bu sayıları ilave edildiğinde dramatik rakamlar ortaya çıkacaktır. Nihayet hem İbnûl Esir, hem Abul Farac, hem de İbn Kalanisi anlatılarında, haklı olarak; “Toprak, cesetlerden dolayı taaffün etti, leş koktu” diyeceklerdir.
Arap tarihine Frenk Savaşları,  Osmanlı ve Türk tarihine “Haçlı Savaşları” olarak geçen insanlık trajedisinin sebebi ne olursa olsun, müsebbibi kim olursa olsun bunun hafızalarda bıraktığı iz bir dehşet travmasıdır ve kolay kolay silinemez.  
Selahattin’in Ölümü
Yusuf, Suriye toprakları tarihin en kanlı savaşlarına hazırlanırken dünyaya gelir. Onun kaderi ile savaşın seyri arasında ilahi bir paralellik var gibidir; o çocukken savaş başlangıç dönemini, o ergenlik çağındayken savaş fırtına dönemini, o olgunluk dönemindeyken savaş tüm şiddetini, o yaşlılık dönemindeyken savaş da mola dönemine girmiştir. Koca bir coğrafyada dengeleri alt üst eden bir savaşla bir kişinin kaderlerinin birbirine bu kadar bağlı, bu kadar benzer olması tarihin hiç tanıklık etmediği bir vakadır. Sanki Tanrı o ikisini birbirleriyle cebelleşsinler diye yarattı.
Tarihin dinler arası en trajik savaşının içinde gözünü açan Selahattin eli kılıç tuttuğu anadan itibaren kendini at sırtında savaş meydanında bulur. Savaşmak, savaş meydanlarda cenk naraları atmak onun fıtratına uygun değildir. O, savaş meydanlarına yükselme hırsıyla inmemiştir. Onu savaş meydanlarına sürükleyen şey yaşadığı dönemin ve aile çevresinin koşullarıdır. O, geride durmaya çalışırken, görünmez bir kuvvet onu hep kavganın ortasına doğru itmiş, kendi iradesiyle yaşamını seçme fırsatına izin vermemiştir. Belki de bu kuvvet ilahi bir kuvvetti ve Selahattinli savaşta daha az kan akacak diye hesap yapmıştı.
Savaş meydanlarında stres, kan ve gözyaşı içinde geçen bir ömür 55 yıl dayanmıştır. 55 yıl Selahattin gibi biri için ne çok erken ne de çok geçtir. O avamdan bir çocuk olarak, Yusuf olarak doğmuş, Amcası Şirkuh’un, yani Aslan’ın savaş dehasından beslenip olgunlaşmış; Mısır’a vezir olmuş, sonra da Mısır ve Suriye’nin Sultan Melik’i olmuştur. Sonunda, başına musallat olan tarihin İngiliz Aslanı’na hayatının dersini verip ülkesine geri yollamıştır. Yapması gerekeni tam da zamanında yapması için hep yanında olan ilahi şans, Azrail’in de desteğiyle tarihin ender tanıklık ettiği bir destan yaratmıştır. Ve şans onca meşakkatle yarattığı destanın heder olmasına izin vermez; son hamlesini tam zamanında yaparak işi Azrail’e havale eder. Azrail de işi uzatmaz, 1193 yılı 2 Mart’ın gece yarısında, Selahattin’i sıcak yatağından alarak ebediyete götürür.
Ölüm, ne erken gelip kanlı paylaşım kavgalarının kapısını aralamış,  ne geç gelip Selahattin efsanenin yerlerde sürünmesine izin vermiştir. Selahattin’in ölümü, devrin çok az Sultanına nasip olan tam zamanında, temiz bir ölümdür.
Selahattin geride, bir kız olmak üzere 17 çocuk bırakır. Bunların çoğu paylaşım kavgasına katılamayacak kadar küçük yaştadır. Kafayı diken ikisini de amcaları El Adil hemen susturur. Peşi sıra hepsi Adil’e biat eder. Böylece paylaşım kavgası kansız bir şekilde önlenmiş olur. Adil Abisi Selahattin’den devraldığı hanedanı ölünceye kadar devam ettirir. O öldükten birkaç kuşak sonra Tarihin en büyük Kürt hanedanı Eyyubiler de tarih sahnesinden çekilir.
Başvuru Kaynakları:
Amın Maalouf, Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, Yapı Kredi Yayınları/İst.
Gregory Abû’l-Farac (Bar Hebraeus), Abû’l – Farac Tarihi, T. Tarih Kurumu Yayınları/Ankara      
İbn Kalanisi, Şam Tarhine Zeyl, Türkiye İş Bankası yayınları/İst.
İbnü’l Esir, El Kâmil Fi’t-Tarih (İslam Tarihi), Hikmet Neşriyat/İst
Urfalı Mateos Vekayi-Namesi ve Papaz Grigor’un Zeyli, T. Tarih Kurumu Yayınları/Ankara


Bu Yazıya Tepkiniz Nedir? Bu yazı 2 yıl önce yayınlandı. 10565 Defa okundu.