Evlerinde kazma, kürek, balta, tahra, orak gibi demir namına ne varsa toplayıp sabahın köründe dağın yolunu tutarlar.
Mustafa Kayahan

Mustafa Kayahan

mustafa.kayahan@kahtahaber.com


Kommagene’nin meşhur Tanrı-Kral’ı Antiokhos’un, namı diğer Nemrut’un Çîyayî Belî’nin altına gömülü olduğu varsayımı hep tartışma konusu olmuştur. İşin ilginç tarafı bu tartışmanın, höyüğün Almanların keşfinden çok önceden de var olmasıdır. Lakin, tartışmalar ahalinin hayal kurma evrimine paralel olarak önceleri sihir, efsun, cin-peri gibi olağanüstü güçlere dayandırılırken daha sonra teknolojinin cazibesine kapılmış fantezilere dayandırılmıştır.

Zaten mesele de Antiokhos’un mezarı veya kemikleri falan değildir. Mesele, cesetle birlikte gömülmüş olduğuna inanılan altın taçlar, deve yükü altınlar, sihirli asalar, efsunlu zırhlar, vs. gibi paha biçilemez eşyalardır. Yani deniliyor ki, Tanrı-Kralın anıt mezarı burası ise bu saydıklarımız, hatta daha fazlası da cesedin yanı başında olmak zorundadır. Efsanelere dönüşmüş ilgili hikayelerin tümü bu minval üzerine kurgulanmıştır ve işin içine son zamanların moda söylemi olan “küresel güçler” dahi sokulmuştur.

Anlatımızın aslı astarı, kulağımıza gelmiş sözlü ve yöresel rivayetlerden derlediğimiz birkaç şehir, köy ya da dağ efsanesinden müteşekkildir. Bu rivayetlerin ana konuları aynı, ama kurgu şekilleri bölge insanının ilgi ve algı biçimine, arkeolojik çalışmalarda kullanılan araçların ilginçliğine; araştırmacıların tebaasına, hatta cinsiyetlerine vb. gibi durumlara paralel olarak basitten karmaşığa doğru giden bir evrim geçirmiştir. Biz bu yazımızda Tanrı-Kralın topraklarında ortaya çıkan ve ilk-el olduğunu sandığımız birkaç efsaneden sadece “Ekmeğin Hikmeti Efsanesi” sürümünü aktaracağız. Sürümlerin (rivayetlerin) güncel ve karmaşık olanlarını da şimdilik dikkate almayacağız…

“Ekmeğin Hikmeti Efsanesi”

Rivayete göre Nemrut yani Tanrı-Kral Antiokhos öldükten hemen sonra açgözlüler Çiyayê Bêli Höyüğündeki mezarına musallat olur. Ne var ki lahit’in üstüne koca taşlar yığılarak orta ölçekte bir dağ oluşturulmuştur. Bu taşlardan biri çekildiğinde tehlikeli bir kaya çığı, önüne gelen şeyleri de katarak, boşluğu doldurur. Vaziyet böyle olunca civar ahalisi de mezarı soyma sevdasından vazgeçer. Hatta, iki bin metre yüksekteki dağın başında böyle bir şeyin olduğu dahi unutuluyor. Böylece Nemrut’un kemikleri yıllarca rahat eder, ancak bu rahatlık ilelebet sürmeyecektir.

Vakti zamanında bir çoban sürüsünü belik dağının eteklerinde otlatmaya götürüyor. Birkaç inat keçi, yaramazlıklarından olsa gerek, yukarılara doğru tırmanıyor. Çoban epeyce hay-huy etse de onlar kuru gürültüyü dinlemeden kafalarına göre takılıyor. Derken, eve dönme vakti yaklaşıyor, ama inatçı keçiler aşağıya inmiyor. Çaresiz kalan çoban huysuzların peşlerinden tepeye çıkıyor. Keçileri aşağıya kışkışlayım derken höyüğün (yapay tümsek) doğusunda koca bir deliğin açıldığını ve girişinde keskin kanatları olan bir çarkın döndüğünü görüyor. Bu görüntüden şiddeti bir sarsıntı geçirirken aklına define diye bir şey düşüyor ve iş değişiyor. Eline geçirdiği taşlarla, Don Kişot(1) misali çarka saldırıyor fakat çark kendisine dokunan her şeyi un ufak ediyor. Çoban, daha sonra büyük taşları deniyor ama nafile…

Bu ara hava kararmaya başlıyor. O da işi yarına bırakıp köye dönüyor ve hadiseyi komşulara anlatıyor.

Çobana, adı yalancıya çıkmış olsa da komşuların birkaçı inanır. Evlerinde kazma, kürek, balta, tahra, orak gibi demir namına ne varsa toplayıp sabahın köründe dağın yolunu tutarlar. Dağa vardıklarında çoban dosdoğru deliğin üzerine yürür. Çarkın, hızından bir şey kaybetmeden dönmeye devam ettiğini görürler. Şimdi sıra onu durdurmakta. Bu iş için evden getirdikleri alet ve edevatla çarkı parçalamaya uğraşıyorlar. Ama çark onları da un ufak eder. Bu arada çobanın aklına çarkın efsunlu olma ihtimali dank ediyor.

Peşi sıra, çok eskilerden beri süregelen inanışa göre ekmeğin efsun bozma özelliği olduğu aklına geliyor. Beline sarılı desmalında eksik etmediği ekmeğini çıkarıp çarka doğru uzatıyor ve çark yavaşlamaya başlıyor. Ekmek dokununca da, ani fren yapmış gibi, tak diye duruyor ve giriş açılıyor.

Nimeti yani ekmeği çarkın kanatları arasına sıkıştırıp hep birlikte içeri dalarlar. Lahitin kıyısına konmuş bir altın külçe içeriyi göz kamaştırıcı bir parlaklıkla aydınlatmaktadır. Yanlarında getirdikleri aletlerle lahitin kapağını açıp içinde değerli ne varsa dışarı çıkarlar. Sona kalan çoban tamahkârlık edip çarkın dişleri arasına sıkıştırdığı ekmeğini almak ister. Bu arada, tavan korkunç bir gürültüyle üstüne çöker ve ebediyen orada kalır. Diğerleri ise sağ selim kurtulup doğu terastaki sahanlıkta toplanır. Sıra, defineyi paylaşmaya gelmiştir ki aralarında anlaşmazlık çıkar. Az verdin, çok aldın derken anlaşmazlık kanlı bir çatışmaya dönüşür. Aralarında, hiçbir işe burnunu sokmayan seksenlik bir ihtiyar sağ kalır ki o da eve eli boş döner.

Peki, ya define? O tatlı hayal hâlen oralarda…

Mustafa KAYAHAN/Kâhta Haber

Dipnotlar:

(1) Don Kişot: İspanyol yazar Miguel de Cervantes’in 1605 yılında ilk baskısı yayımlanan romanın ve romandaki baş karakterin (kişinin) adı. Şahıs yel değirmenine kılıçla saldırmakla ünlüdür.

Bu Yazıya Tepkiniz Nedir? Bu yazı 7 ay önce yayınlandı. 638 Defa okundu.