Düşünce tarihinin yazılı kayıtlara geçmiş ilk kurbanı olan Antik Yunan filozofu SOKRATES MÖ 469 yılında Atina’da doğdu. 70 yaşındayken düşüncelerinden dolayı yargılandı ve “baldıran zehri” içirilmek suretiyle idam edildi.
Mustafa Kayahan

Mustafa Kayahan

mustafa.kayahan@kahtahaber.com


Başta “bilgi” olmak üzere “ahlâk” (özellikle erdem), “varlık”, “estetik” ve “inanç” konularını ele alıp tutarlı bir şekilde işlediği için sistematik felsefenin kurucusu olduğu söylenir. Bir yazılı eser bırakmamıştır. Hayatı ve felsefi görüşlerini sadık öğrencilerinden Platon ve Ksenofon tarafından yazılı hale getirilip günümüze kadar gelmeleri sağlanmıştır.

 Hayatı Hakkında

Digenes Laertios’un Platonun Theaitetos isimli eserine atfen verdiği bilgiye göre Sokrates heykeltıraş Sophronskos ile ebe Phainarete’nin oğludur. Devrin birçok yazılı kaynağında Sokrates’in tutarlı ve etkili konuşma sanatında (retorik, hitabet) son derece yetenekli olduğu belirtilir. Hatta, ilişkilerinin iyi olduğu “Otuzlar”ın (tiranlar) bu etkileyici konuşma başarısının inceliklerini başkalarına öğretmesini yasakladığı söylenir. Ancak onun, kabiliyetini bastırmaya ve sansür etmeye hiç yanaşmadığı bilinmektedir.

“Doğru”yu, “erdem”i ortaya çıkaracağım diye bazı kişileri acımasızca alaya alan Sokrates’in özel hayatı da kalmamış gibidir. Onun iki evli olduğu söylenir, ama görünürde olan sadece Ksanthippe’dir ki son derece çetin bir kadındır. Sokrates’in bu kadından üç çocuğu vardır. Lakin, düşmanlar arasında bir centilmenlik anlaşması varmış gibi, çocuklar o acımasız tartışmaların dışında tutulmuştur. Ama karısı Ksanthippe ile ilgili olan bolca aforizma vardır.

Sokrates cesur, tutarlı ve kararlı bir kişiliğe sahip olup söylemlerinde dobra dobradır. Onun karakterinde baskılara boyun eğme, birilerine yaranma gibi zaaflar yoktur. O, doğru bildiğini seslice ve korkusuzca dile getirir. Alışılmışın dışına çıkan açık ve net konuşmaları sevenleri kadar düşmanlarının da çoğalmasına neden olur. Bu yüzden epeyce sövgü, tekme tokat yer ve hırpalanır. Bir seferinde kendisini hırpalayan birini neden dava etmediği sorulduğunda “Beni tekmeleyen bir eşek olsaydı onu mahkemeye verir miydim?” şeklinde, şahsı aşağılayan alaylı bir soruyla cevap verir.

Sokrates, etkileyici görüşleri kadar sağlığına da önem verir. Hatta bunun için düzenli kültürfizik hareketleri yaptığı söylenir. Ona göre güvenilir doğru bilgiye sahip olmak için bedenin de sağlıklı olması gerekir. Bu tutumunu her fırsatta belli eder. Bu vesileyle Atina saflarında savaşlara katılmaktan kaçınmaz. Hatta Delion muharebesinde attan düşen öğrencisi Ksenofon’u ölümden kurtardığı söylenir.

Sokrates’in Felsefesinden Bir Kesit

Sokrates’in görüşleri yaşam sürecine paralel bir gelişme gösterir. İlk gençlik yıllarında değişik okul ve filozofların derslerini takip ederken, olgunluk döneminde kendisi bir ekol olur. Şatafatlı okullar kuracak kadar ne zengin ne de heveslidir. Zaten ona göre doğruyu öğrenmenin sabit bir yeri ve zamanı da yoktur. Bu vesileyle fırsat bulduğu her yerde; bir agorada, bir ağacın gölgesinde, bir suyun başında ya da bir yürüyüşte derslerini aktarmıştır. Görüşleri herhangi bir okul adıyla değil, kendi adına atfen SOKRATİK ya da SOKRATESÇİ ekol diye anılır.

Sokrates kendine, temel felsefi sorun alanlarından biri olan ve “erdem”le aynı olduğunu savunduğu “bilgi”yi seçmiştir. Ona göre bilgi bir töz, bir cevher olarak her keste mevcuttur. Ne var ki her birey kendisindeki bu cevherin farkında olamaz. Oysaki “erdemli insan” olmak için kişinin kendisindeki bu cevherin farkında olması ve buna göre davranması gerekir. Sokrates’in bütün çabası, insanların zihninde saklı olduğuna inandığı ve bilahare “erdem” olarak adlandıracağı bu “bilgi”yi ortaya çıkarmaya yöneliktir. Bu çabanın Tanrılar tarafından kendisine kehanetle tevdi edilen kutsal bir görev olduğuna inanır. Sokrates’in başlattığı bu etik temelli felsefi akım felsefe tarihinde “ödev ahlâkı” olarak adlandırılır. Alman düşünürü İmmanuel Kant bu akımı geliştirilerek günümüz “ödev ahlakı” anlayışının oluşmasını sağlar. (18. Yüzyılın ikinci yarısında)  

Sokrates’in görüşleri yeterince yaygınlaşmadan hemen önce “doğa filozofları” olarak adlandırılan bir gurup düşünür doğanın ana maddesinin (arke) ne olduğu üzerinde epeyce kafa yorup farklı farklı tezler ortaya atmışlardır. Bu tezlerin bazıları etkileyici olsa da kalıcı bir kabul görmede başarı sağlayamamışlar.

Doğa filozoflarının görüşlerine tepki olarak Gorgias’ın, “Evrende hiçbir şey yoktur, varsa bile bilinemez, bilinse bile başkalarına aktarılamaz” şeklinde özetlediği retçi bir felsefi akım ortaya çıkar ki bunu savunanlara “sofist” (bilgici) denir. Yukarıdaki cümleyle formüle ettikleri yaklaşımlarının daha açık ifadesi, duyu verilerine dayanan her tür bilgiden felsefi olarak şüphe etmenin gerekliliğidir. Bu ilginç yaklaşıma felsefe literatüründe “şüphecilik” ya da septisizm denir.  Görüş, insan zihnini “dogmatik saplantı”ya karşı uyarma gibi faydalı bir işlev görmüş olsa da Sokrates’in eleştirileri karşısında iflah olamamıştır.

Bu retçi ve tek tek insana göre değişen rölatif bilgi ve varlık yaklaşımına tepki olarak, kaynağını insan zihninden alan ve daha tutarlı olan akli (rasyonel) bilgi anlayışı ortaya çıkar. Bilahare “rasyonalizm” olarak adlandırılacak bu anlayışı ortaya atan ve sistematik olarak savunan ilk düşünür Sokrates’tir

Sokrates’i İdama Götüren Sürecin Başlangıcı    

Gençliğinde değişik felsefi ekol filozoflarını takip ettiği bilinen Sokrates’in felsefi argümanları ilgi toplamaya başladığında Atina ve Ege kıyılarında hem doğa filozoflarının hem de septik sofistlerin görüşleri tartışılıyordu. Devrin entelektüel ortamında en çok göze çarpan kesim ise gezgin öğretmenlik yapan Sofistlerdi. Bu görüş temsilcilerinin çoğu Sokrates’le aynı kuşaktan olup sık sık yüzleşirlerdi. Bu vesileyle Sokrates, işin başında, eleştirileri oklarının hedefine bunları koymuştur.

Yukarıda değindiğimiz gibi, sofistler bilginin duyulara (görme, tat alma, koklama vs.) dayandığını, duyuların ise her kişide farklı olduğunu, bu nedenle mutlak doğru bilginin olamayacağını iddia ediyorlardı. Örneğin, görmeye dayalı bilgilerimizin kaynağı olan gözlerde doğuştan renk körlüğü olması durumunda her şeyin gri olduğu şeklinde yanlış bir bilgi ortaya çıkacaktır. Diğer duyular için de benzer örnekler verip tezlerinin doğru olduğunu kanıtlamaya çalışmışlardır.   

Sokrates’e göre ise mutlak “doğru bilgi” vardır ve bunun kaynağı duyular değil insanın zihni yani insan aklıdır. Ancak insanların ekseriyeti kendilerinde böyle bir bilgi olduğunun farkında değildir. Bu nedenle cahilce söz ve eylemlerde bulunup hem kendilerine hem de diğer insanlara zarar verirler. Bunun önüne geçmenin yolu, kişilerin zihninde gizlenmiş olan doğru bilgileri ortaya çıkarmaktır. Sokrates, insandaki bu bilgileri ortaya çıkarmanın kendisi için ilahi bir görev olduğunu addederek ilginç bir metot geliştirir ki buna “diyalektik metot” denir. Devrin kabul gören anlatımıyla “doğurtma” metodu denir. Tabii ki doğurtmak istenilen şey kişilerdeki bilgidir.

Sokrates’in, ebe olan annesinin doğurtma işini örnek alarak geliştirdiği söylenen yöntem iki aşamadan meydana gelir.  İlkinde bir şey bilmediğini sanan kişiye küçümseyici (ironik/alaylı) bir tavırla ustaca sorular sorar. Konu, peşi sıra gelen cevaplar ve başka sorularla genişletilir. İkinci aşamada, zorunlu bir mantık silsilesi içinde gelişen akıl yürütmeyle, hedeflenen çözüme yani bilgiye ulaşılmış olur. Bu yöntemin ilk aşamasına “ironi”, kinci aşamasına ise “maiotik” denir. Sokrates, bu metoda muhatap olan kişiye “bak, sen her şeyi bildiğini sanıyorsun ama bilmediğin ortaya çıktı.  Oysaki hiçbir şey bilmediğini bilmekle yola koyulursan elde edeceklerin seni “erdemli” yapacaktır. Erdemli olmak ise iyi ve doğrunun ta kendisidir.

Sokrates, bilginin insan zihninde saklı olduğu şeklindeki tezini kanıtlamak için okuma-yazma bilmeyen bir köleye, ustaca sorular sorarak bir geometri problemini çözdürmesi örneği felsefe tarihinin meşhur örneklerindendir.

Sokrates Gençlerin İdolü Oluyor           

Sokrates’in alışılagelmişin dışındaki söylem ve eylemleri özellikle gençler arasında yoğun bir ilgi görür. Devrin aristokrat çocukları onun kamuya açık alanlarda yaptığı ders niteliğindeki tartışmalara katılmaya can atar. Esas amacının doğru bilgiyle donanmış erdemli bir toplum oluşturmak olduğunu söyleyen Sokrates, Atina vatandaşı bağnaz kesimin canını sıkar.  Zira örneklemelerinde erdem sahibi olmadığına inandığı yetkili ve etkili kişileri de eleştirilerinin hedefine koymuştur.

Tanrılarla ilgili kimi yakıştırmaların saçma ve yakışıksız olduğunu söylemekten de kaçınmaz. O, inandığı tanrılara, insana has olan hırsızlık, yalancılık, çapkınlık, kıskançlık vb. gibi sıradan vasıfların yüklenemeyeceğini savunur. Atina aristokratlarının azınlık sayılacak bir kesimi  Sokrates’in acımasız eleştirilerinden zaten rahatsızken, o çağda bile sömürülmeye açık ve mayınlı bir bölge olan Tanrısal alana girmesiyle hasımlarının sayısını ve öfkesini artırır.

Birçok sıradan Atinalı da Sokrates’e kızgındır. Onların, bilahare öfkeye dönüşecek kızgınlıklarının nedenlerinden biri Sokrates’in, Atina demokrasisi için tehlike olarak görülen 30 Tiranlara destek vermesidir. Başka bir neden ise Sokrates’in, Peloponez Savaşları (MÖ. 431-404) sırasında Atinalıları Sicilya’yı işgal etmeye sürükleyen ve 50 binden fazla vatandaşlarının ölümüne neden olan, daha sonra Perslere sığınan ve orada (Frigya) öldürülen (MÖ. 404) Atinalı komutan Alcibiades’le yakın ilişkisinin olmasıdır. Sokrates’in uzun süre Alcibiades’e hem danışmanlık yapması hem de yakınlık göstermesi Atinalılar nezdinde onu suça ortak yapmıştır.

Sokrates İdam Talebiyle Mahkemeye Veriliyor

Sokrates 70’ine dayandığında genel felsefi görüşü ve tutumu Helen (Eski Yunan) coğrafyasında ikonlaşmış, daha kararlı ve acımasızdır. Hedefindeki birçok kişiye yönelik ağır söylemleri ve soğuk karşılanan kimi eylemleri zamanla geri tepmeye başlayıp hatırı sayılır düşman bir kitlenin oluşmasına neden olur.

Platon’un anlatımına göre, Sokrates’in ahmak olduğunu dillendirdiği Anytos artık dayanamayıp karşı atağa geçer. Yaptığı ilk iş de etkili bazı kişileri ve çevresini ona karşı kışkırtmak olur. Peşi sıra bir başka Atinalıyı, “dinsizlik ve gençlerin ahlakına bozma” suçlamasıyla dava açmaya ikna eder. Platon dava açan kişi sayısının üç olduğunu belirtir ki bu sayının doğruluğu başka kaynaklarca da desteklenmektedir. Bunlardan Anytos yontu (heykeltıraş, taş ustaları) ustaları ve politikacılar adına, Lykon hatipler adına, Meletos ise ozanlar adına mahkemeye başvurur. Mahkemeye sunulan yeminli suçlama metni şöyledir:

“Pithos demosundan (kent banliyösü veya kırsal kesim halkı) Meletos oğlu Meletos, Alopeke demosundan Sophroniskos oğlu Sokrates’e şu suçlamayı yaparak yemin etti: Sokrates devletin inandığı (şehir devleti, polis) tanrılara inanmamakla ve başka birtakım tanrılar getirmekle suç işlemektedir; ayrıca, gençlerin ahlâkını bozmakla da suçludur. İstenen ceza: Ölüm!”

Mahkeme şikâyeti kabul ederek kurayla 501 kişilik jüriyi oluşturur. Jüri üyesi olmak için hem anne hem de baba tarafından Yunan vatandaşı olmak, en aşağı 30 yaşında ve erkek olmak gerekliydi. Bu tür mahkemelerdeki duruşma ve savunmanın bir günde bitirilmesi zorunlu bir usuldü. Sokrates mahkeme karşısına çıktığında, savunma süresinin kısalığından yakınarak, şayet davadan sağ kurtulursa bu sürenin uzatılması için gerekli yasal değişikliğin yapılmasına çalışacağını söyler.

Kamuya açık olarak yapılan duruşmada beklenti Sokrates’in af diler bir üslupta savunma yapmasıydı. Ancak bu beklenti boşa çıktı ve o, olağan konuşma üslubuyla muhataplarının iddialarını çürütme yolunu seçti. Düşünceleri nedeniyle yargılanacak olan Sokrates, önyargılı kalabalığın beklentilerine göre değil de uğruna yargılandığı ilkelerine göre davranarak, kararlılığını bir kez daha göstermiş oldu.

Kendisine yöneltilen suçlamaların çoğu mutat klasik suçlamalardır. Ancak, bu suçlamaları yapan kişiler şu anda arenada değiller. “Çünkü” der Sokrates, “kendilerini bir sürü yalana inandırmışalar. Bunun için karşıma çıkıp yalanlarını savunacak yüzleri yoktur. Ben daha önce de şimdi de o yalancılarla değil, gölgeleriyle tartışmak zorunda kalıyorum”

Sokrates bu kısa açıklamadan sonra kendisine yönetilen “Atina’ya yeni tanrılar getirme ile gençlerin inanç ve ahlakını bozma” suçlamasını çürütmeye girişir. Bu suçlamanın hiçbir dayanağının olmadığını vurgulamak üzere meydanda bulunan kalabalığa, “Böyle bir iddiada bulunduğumu söyleyecek tek kişi varsa hemen söylesin” der. Devamla, “Kendisinin böyle bir suçlamaya hedef olmasının tek nedeni ‘Daimondlardan haber aldığımı söylemiş olmamdır. Kaldı ki sözünü ettiğim daimondlar tanrısal seslerdir. Bu nedenle, söylediklerinin tanrıları inkâr etmek olmayıp aksine, tanrıların varlığını vurgulamış olduğunu ileri sürer.

Aslında Sokrates’in başını derde sokan temel argüman da bu “daimond” meselesidir. Daimond, Grekçede “Gaipten gelen ilahi ses” anlamındadır. Bu kavram, günümüz “vahiy” ifadesini çağrıştırır. Yani seçilmiş kişilerin Tanrılarla kurmuş olduğu bir çeşit iletişim yoludur. İşte, koca Sokrates’in başını belaya sokan da esnek anlamlı bu tanrısal ilişki meselesidir. Şikayetçilerin iddia ettiği şey; “Mademki Sokrates bazı gizli güçlerle haberleşiyor, o halde bunlar ‘yeni’ tanrılardır” Bu tür eksik argümanlarla (önerme) yürütülen düz mantık o devirde de ahaliyi kandırmaya elverişli bir araçtı. Sokrates’in tutarlı ve geçerli fakat biraz düşünmeyi gerektiren karmaşık mantık yürütmelerini sıradan ahalinin anlamalarını beklemek ise pek saflık olurdu.

Sokrates’in yeni tanrılar getirmekle kalmadığı, bu görüşlerini gençlere aşılayarak onları kötü yola sevk ettiği iddiası da suçlamalar arasındadır. Sokrates, bu iddiaların da temelsiz olduğunu belirtir.  Şu anda burada, izleyiciler arasında bulunan kalabalık ebeveyn kitlesinden hiçbirinin çocuklarının derslerime katılmalarından ahlaki kaygı duyduklarını belirten bir şikayetlerinin duyulmadığını söyleyerek; “Aksine, çocuklarının derslerime olan ilgi ve katılımlarından memnuniyet duyduklarını her vesileyle ifade etmişlerdir” der.  Sokrates bu temelsiz isnadı da şikayetçi tayfasının gençlerin bilgili ve erdem sahibi olmasından korktuğu anlamına geldiği tezini ileri sürerek reddeder.

Üçüncü suçlama ise Sokrates’in fahiş paralar karşılığında ders verdiği iddiasıdır. Bu iddianın temelsiz ve saçma olduğu Sokrates’i tanıyan herkesçe bilinmektedir. Zira bu işi yani parayla ders verme işini yapanlar kendilerine “sofist” (bilgici) adını verdikleri kişilerdir ki, bunlar Sokrates’in hiç hoşlanmadığı, her fırsatta aşağılar derecede kötülediği kişilerdir. Sokrates Sofistlerin görüşlerinin temelden yanlış olduğunu belirten bir tezi savunurken onlarla aynı kefeye konulması görünür bir saçmalıktır.

Sokrates, Sofistlerin bir şeyler bildiklerini sanarak bilgi satmaya tevessül ettiklerini, ama bu kişilerin gerçek anlamda bir şey bilmediklerini söyler. İşin ironik yanı da bu kişilerin bir şey bilmediklerinin farkında olmamalarıdır. Neticede, Sokrates açısından parayla ders verdiği iddiası tümüyle safsatadır. Koca ömründe ders verme karşılığında kimseden bir Drackma/Drahmi bile almadığını ve asla da almayacağını belirtir. Zira “erdem” ve “iyi” ile aynı şey olan bilginin kendisinde bulunmadığını söyleyip “Ben hiç bir şey bilmiyorum ve hiçbir şey bilmediğimin de farkındayım” sözüyle vurgular. Ancak, kendisini aynı kefede gördükleri sofistler, hiçbir şey bilmedikleri bir yana her şeyi bildiklerini iddia ederler.  Doğru bilgiyi erdem sayan kendisinin, bilgiyi para kazandıran bir meta olarak gören Sofistlerle ayni düşüncede görülmesinin büyük bir yanılgı olduğunu belirtir. Ayrıca paradan hoşlanmadığının herkesçe bilindiğini ve bunun da parayla ders vermediğinin bir kanıtı olduğunu söyler.

Sokrates, Pers korkusunun gölgesinden sıyrılan demokratik Atina’da ortaya çıkan toplumsal değer anarşisine çanak tutan sofistik felsefeye karşı amansız bir mücadele sürdürmeyi ilahi bir emir, bir görev addeder. Onun hedefi, tehlikeli bir hal alan değerler anarşisini bertaraf edip Atina’da sarsılmaz bir değerler manzumesini ve yeni bir ahlak anlayışını egemen kılmaktır. O, sadece “var-olan”ı, görünür olanı felsefelerine temel alıp insan ve toplumu dışarıda bırakan doğa filozoflarının aksine Sokrates birey ve toplumu kendi felsefesinin merkezine koyarak, felsefe tarihinin belki de en radikal adımını atmıştır. Bu adımla birlikte “güvenilir bilginin kaynağı ve değeri” ile “etik değerler” felsefenin vazgeçilmez konuları olmuştur.

Hasımları tarafından, Sofistlerle aynı kategoriye, şüphecilikten nihilizm ve ateizme uzanan bir kategoriye konulmaya çalışılan Sokrates’in onlarla tek ortak yanı insanı, insan felsefesini kendi felsefi görüşünün merkezine koymuş olmasıdır. Lakin sofistler, tek tek bireyleri her şeyin ölçüsü yapan izafi (rölatif, izafi) yaklaşımlarıyla insan zihnini dogmatizme karşı uyarma gibi bir görev yapmışlar, ama birlikte yaşamanın gereği olan tüm değer ve kuralların erozyona uğramasına da sebebiyet vermişler. Sokrates ise, ortaya çıkmış olan toplumsal kaosun üstesinden gelecek güçlü bir ahlaki değer anlayışını tesis etmeye çalışmıştır. O, bunu bilgi ile sağlayacaktır. Ona göre bilgi ahlaki iyi ve erdem”le özdeştir. Onun içindir ki Sokrates “Kimse bilerek kötülük yapmaz” demiştir.

Sanık kürsüsünde, tarihinin en iyi savunmasını yaparken aslında o sadece kendisini savunmuyor, günümüze kadar gelecek birçok felsefi ekolün tohumlarını ekiyordu. Zaten o, kendisine isnat edilen suçlamaları ve bunlara karşı kendisini savunmayı aptalca bulmuştur. Bu konuda kendine o kadar güveni var ki, sıra kendisine verilecek cezalar arasında seçim yapmaya (ölüm, para, sürgün) geldiğinde, 25 Drakhme gibi komik bir para vereceğini söyler. Yargıçlar bu teklife homurdanınca da önemli kişi ve başarılı olimpiyat oyuncularını şereflendirmek için kutsanmış mekân Prytaneion’da yeme-içme cezasına çarptırılmasını önerir. Yargıçlar bu teklifi küstahça bulup daha da sinirlenir. Akabinde, aristokrat ve zengin öğrencisi Platon kesilecek para cezasını ödeyeceğini belirtmek üzere kürsüye çıkmak ister ama yargıçlar konuşmasına izin vermez. Neticede mahkeme heyeti soğukkanlılığını yitirir. Mevcut jüriden adil bir kararın çıkmasını beklemek yerine üye sayısını artırma yoluna gider ve istedikleri idam kararının çıkmasını sağlarlar. Ceza “baldıran zehri” içilmesi suretiyle infaz edilecektir.

Felsefi görüşleri nedeniyle idama mahkûm edilmiş düşünce tarihinin ilk Filozofu olan Sokrates kendisine verilen ceza karşısında soğuk kanlığını hiç kaybetmez. Üzüntüsünü dışarıya vuran sevenlerine kızar. Baldıran zehrini içmek üzereyken bile günümüze kadar gelecek derin anlamlı aforizmal konuşmalardan geri kalmaz. MÖ. 399 yılının soğuk bir şubat ayında (Mayıs diyenler de var) şaraba katılmış zehirli kadehi tepesine dikmek üzereyken dahi metanet ve cesaretini kaybetmemiştir. İnfaz sırada etrafına toplananlardan birinin “Atinalılar seni ölüme mahkûm etti” demesi üzerine, “Doğa da onları mahkûm etti” diyecek kadar özgüven yüklüdür.

Atinalılar, Sokrates’e, o büyük değerlerine yaptıkları yanlışı kısa zamanda anladılar, fakat o değer, o değerli filozof artık yaşamıyordu. Pişmanlıkları onu geri getiremezdi, ama onu şiirlerinde, tarihlerinde, dramalarında, meşhur meydanlarına diktikleri heykelleri ve köşe bucak diktikleri veciz yazıtlarıyla ebediyen yaşamasını sağlayarak teselli bulmaya çalıştılar.

Ne var ki düşünce tarihi o günden bugüne kadar geçen 2.400 yıl boyunca özgür düşünme konusunda çok az iyimser vaka kaydedebildi. Özgür düşünmek isteyen kişiler üzerindeki baskı ve şiddet ise, çağdaş dediğimiz zamanda bile, insanlık adına utanç verici hızını sürdürmektedir.

Mustafa KAYAHA/Kâhta Haber 

Bu Yazıya Tepkiniz Nedir? Bu yazı 2 hafta önce yayınlandı. 327 Defa okundu.