Romanın merkezinde ise Erivan Radyosu’nun unutulmayan sesi dengbêj Seyadê Şame yer alıyor.
Yazar, romanın ortaya çıkış sürecini anlatırken, her şeyin Seyadê Şame’nin yeğeni Berbang Hanım’dan gelen bir mesajla başladığını söyledi. Daha önce kitaplarını okuduğunu belirten Berbang Hanım’ın, amcasının yaşam öyküsünü paylaşmasıyla hikâyenin peşine düştüğünü ifade eden yazar, çocukluğunda babasının Erivan Radyosu’ndan dinlediği sesin aslında Seyadê Şame’ye ait olduğunu sonradan fark ettiğini dile getirdi.
“Bu roman, bir sesin peşinden yürüyen hafızanın hikâyesidir” diyen yazar, dengbêjliğin Kürt halkının yazıya geçirilmemiş tarihi olduğunu vurguladı. Ona göre her klam; sürgünlerin, aşkların, acıların ve direnişin sözlü arşivi niteliği taşıyor.
“Dengbêjlik Bir Halkın Hafızasıdır”
Romanında dengbêjlik geleneğini merkeze alan yazar, bu kültürün yalnızca müzikal bir anlatım değil, aynı zamanda kolektif belleğin taşıyıcısı olduğunu belirtti. Dengbêjlerin çoğu zaman herhangi bir enstrüman kullanmadan yalnızca sesleriyle uzun hikâyeler anlattığını söyleyen yazar, bu geleneğin kuşaktan kuşağa usta-çırak ilişkisiyle aktarıldığını ifade etti.
Diyarbakır’daki Dengbêj Evi gibi mekânların bu kültürün yaşatılmasında önemli rol oynadığını kaydeden yazar, Şakiro, Evdalê Zeynikê, Qarapetê Xaco ve Meryem Xanê gibi isimlerin dengbêjlik geleneğinin önemli temsilcileri arasında bulunduğunu söyledi.
Tarih ve Travma Romanın Merkezinde
Romanın yalnızca bireysel bir yaşam öyküsünü anlatmadığını belirten yazar, Seyadê Şame’nin hayatının Ağrı İsyanı, II. Dünya Savaşı ve Sovyetler Birliği dönemindeki Gulag kamplarıyla iç içe geçtiğini ifade etti.
“Gulag, insanın insandan koparıldığı yerdir” diyen yazar, Sovyet çalışma kamplarının romandaki atmosferi doğrudan şekillendirdiğini belirtti. Kampların yalnızca fiziksel değil, ruhsal bir yıkım yarattığını vurgulayan yazar, Seyadê Şame’nin sesindeki kırılmanın da bu travmaların izlerini taşıdığını söyledi.
“Romanımı İkinci Kez Yazdım”
Yazar, romanın yazım sürecinde büyük bir sarsıntı da yaşadı. Yaklaşık yüz sayfalık roman dosyasının çalındığını açıklayan yazar, ilk anda büyük bir yıkım yaşadığını ancak hikâyenin kaybolmadığını fark ederek romanı yeniden kaleme aldığını anlattı.
Altı yıl boyunca üzerinde çalıştığı Dengbêjin Dönüşü için “En çok emek verdiğim eser ama aynı zamanda bana en çok emek veren roman oldu” ifadelerini kullandı.
“Susturulan Sesler Bir Gün Geri Döner”
Romanın adının neden Dengbêjin Dönüşü olduğu sorusuna da yanıt veren yazar, “Çünkü susturulan her ses bir gün geri döner” dedi. Romanın, unutulmuş ve bastırılmış hikâyelere tanıklık etme amacı taşıdığını belirten yazar, edebiyatın yalnızca estetik değil aynı zamanda etik bir sorumluluk üstlendiğini ifade etti.
Bellek çalışmaları, travma edebiyatı ve sözlü tarih açısından da değerlendirilebileceğini söylediği roman için yazar, “Bu hikâye yalnızca bir dengbêjin değil, hepimizin hikâyesi” değerlendirmesinde bulundu.
Rıfat Mertoğlu, romanlarının konusunun çoğunlukla Kahta ve Fırat nehri civarında geçtiğini, özellikle Tille’nin Gelini isimli romanın Kahta’nın Tille köyünde hayat bulduğunu, yine Dedemin Ayakkabıları adlı romanının da Fırat vadisinde geçtiğini, buralardaki töreleri, gelenek ve görenekleri edebi şekilde dille getirdiğini belirtti. Adıyaman’a daha önce iki kez geldiğini ifade eden yazar, Kahta’ya henüz gelmediğini, ilk fırsatta gelmek istediğini, buradaki okuyucularla da buluşmak istediğini söyledi.






