Ortadoğu satrancında taşlar yeniden diziliyor. Son hamle ise SDG’nin (Suriye Demokratik Güçleri) HTŞ’ye entegre edilmesi ihtimali. Yüzeyde bu, Suriye’de “istikrar” adına atılan bir adım gibi sunuluyor olabilir. Ancak perde arkasında bambaşka bir tablo var: Bu gelişme, bölgedeki dengeleri altüst edecek, Türkiye’nin güvenlik kuşağını zayıflatacak bir jeopolitik tuzak olabilir.
Bugün SDG, sahada kendi kararlarını alabilen, belirli bir halk tabanına ve bölgesel meşruiyete sahip bir Kürt gücü konumunda. Bu yapının HTŞ gibi radikal ve dış bağlantıları güçlü bir örgütün kontrolüne girmesi, aslında “birleşme” değil, bağımsızlığın teslimi anlamına gelir. Entegrasyon adı altında bir irade devri yaşanacak; karar mekanizmaları artık Suriye iç dinamikleriyle değil, dış aktörlerin çıkar hesaplarıyla yönlenecektir.
İşin Türkiye açısından kritik boyutu tam da burada başlıyor. Çünkü bu yeni denklemde, yarın İsrail’in Suriye’yle kuracağı olası diplomatik veya askeri işbirliği, HTŞ’nin komutasındaki bu devasa gücü Türkiye sınırlarına yöneltebilir. O zaman kim, neyle durduracak bu orduyu?
Oysa bugün, bağımsız karar alma kapasitesine sahip bir SDG, Kürt siyaseti ve Türkiye’deki Kürt aktörlerle diyalog kurarak dengeleri yumuşatabiliyor. Yani, bir olumsuzluk durumunda Türkiye’nin elinde “ikna gücü” var. Bu güç, entegrasyon sonrası tamamen kaybolacaktır.
Kısacası, bu gelişme bir “barış” projesi değil; bölgesel barışın sabote edilmesi riskini taşıyor. Suriye sahasında kontrolü eline almak isteyen güçler, Kürtlerin iradesini törpüleyerek Türkiye’yi yeni bir kuşatmanın içine çekmek istiyor.
Bugün yapılması gereken, bu planı “entegrasyon” adıyla meşrulaştırmak değil, iradesine sahip çıkan halklarla barışın yollarını açık tutmaktır. Çünkü gerçek barış, dış güçlerin masasında değil; kendi kararını verebilen halkların vicdanında doğar.






